Aşkın OKULU

AŞKIN OKULU…

 

Aşk hoşgörü ve özverinin öğretildiği

Güzelliklerin sergilendiği bir okul

Yoktur orada ne padişah ne de kul

Uzak durma sınıf arkadaşlarından

Yanlarına sokul, dostluğunla ısıt

Kalmasın duyguların şiiri dul

**22814146_1979798955578177_7951219510131163645_n

Advertisements

KURŞUN ASKER

Beğeniyle okudum, başkaları da okusun diye sayfama aldım.

DÜNYANIN EN KÜÇÜK FABRİKASI

20. Yüzyılın başlarında kurşunlu boya üreticileri, yeni filizlenen reklam endüstrisini müşterilere kurşunun çocuklara zararı olmadığı konusunda ikna etmeye kullandı.

Bir zamanlar bir ‘’kurşun asker’’ Hollandalı bir çocuğa şöyle demiş:

Bizim harika dostlarımız var. Hepsinin içinde kurşun var. İnsanların buluşup büyük kurşun ailesinin diğer mutlu üyeleriyle de tanışabileceği bir parti versen ya?

Partinin ilk konuğu neşeli ampulmüş. Çok parlağımdır demiş. Geceleri hep parlarım. Parlaklığımın sebebi camım. İçerdiği kurşunla daha da parıldarım.

Sonra bir çift kauçuk ayakkabı Hollandalı çocuğun koluna girip şöyle demiş:

Seni kuru ve sıcak tutar korur kollarız. Kalıba koyup yapan bizi, şöyle demişti bize:

Güçlü sağlam canlısınız. Çünkü kurşun var içinizde…

Kurşun hikayesi bununla da sınırlı kalmıyor…

kurşun boya reklam kitapçığı Hollanda’da Çocuklar İçin Kurşunlu Boya Reklam Kitapçığı

Bakın, kurşunun başkahramanı kimmiş? 

Kurşun üretimi esas hızını 1920’lerin başlarında kazandı. General Motors’dan kimyager Thomas Midgley Jr.  ve mucit Charles F. Kettering  kurşun tetra-etil  adlı maddenin vuruntu önleyici olarak benzine eklenebileceğini buldular. ‘’

View original post 1,063 more words

EĞER

sohrapkuşu

Rudyard KIPLING

Eğer, bütün etrafındakiler panik içine düştüğü
ve bunun sebebini senden bildikleri zaman
sen başını dik tutabilir ve sağduyunu kaybetmezsen;

Eğer sana kimse güvenmezken sen kendine güvenir
ve onların güvenmemesini de haklı görebilirsen;

Eğer beklemesini bilir ve beklemekten de yorulmazsan
veya hakkında yalan söylenir de sen yalanla iş görmezsen,
ya da senden nefret edilir de kendini nefrete kaptırmazsan,
bütün bunlarla beraber ne çok iyi ne de çok akıllı görünmezsen;

Eğer hayal edebilir de hayallerine esir olmazsan,

Eğer düşünebilip de düşüncelerini amaç edinebilirsen,

Eğer zafer ve yenilgi ile karşılaşır
ve bu iki hokkabaza aynı şekilde davranabilirsen;

Eğer ağzından çıkan bir gerçeğin bazı alçaklar tarafından
ahmaklara tuzak kurmak için eğilip bükülmesine katlanabilirsen,
ya da ömrünü verdiğin şeylerin bir gün başına yıkıldığını görür
ve eğilip yıpranmış aletlerle onları yeniden yapabilirsen;

Eğer bütün kazancını bir yığın yapabilir
ve yazı-tura oyununda hepsini tehlikeye atabilirsen;
ve kaybedip yeniden başlayabilir
ve kaybın hakkında bir kerecik olsun…

View original post 74 more words

BİLMELİSİN Kİ…

sohrapkuşu

Bilmelisin ki… Bilmelisin ki …
Duvarda asılı diplomalar insanı insan yapmaya yetmez.

Bilmelisin ki …
Aşk kelimesi ne kadar çok kullanılırsa,
anlam yükü o kadar azalır.

Bilmelisin ki …
Karsındakini kırmamak ve inançlarını savunmak arasında
çizginin nereden geçtiğini bulmak zor.

Bilmelisin ki …
Gerçek arkadaşlar arasına mesafe girmez.
Gerçek aşkların da!

Bilmelisin ki …
Tecübenin kaç yasgünü partisi yaşadığınızla ilgisi
yok,
ne tür deneyimler yaşadığınızla var.

Bilmelisin ki …
Aile hep insanın yanında olmuyor.
Akrabanız olmayan insanlardan ilgi,sevgi ve güven
öğrenebiliyorsunuz.
Aile her zaman biyolojik değil

Bilmelisin ki …
Ne kadar yakın olursa olsunlar en iyi arkadaşlar da
ara sıra üzebilir. Onları affetmek gerekir.

Bilmelisin ki …
Bazen başkalarını affetmek yetmiyor.
Bazen insanın kendisini affedebilmesi gerekiyor.

Bilmelisin ki …
Yüreğiniz ne kadar kan ağlarsa ağlasın dünya sizin
için dönmesini durdurmuyor.

Bilmelisin ki …
Şartlar ve olaylar, kim olduğumuzu etkilemiş olabilir.
Ama ne olduğumuzdan kendimiz sorumluyuz

Bilmelisin ki …
İki kişi…

View original post 38 more words

Artık yiyebiliriz(mizah)

ARTIK YİYEBİLİRİZ!

 

Emin bey eve bir teneke peynirle geldi. Kapıcıya taşıttığı tenekeyi mutfağa koydurup karısına seslendi; “Hanım, gel bak ne aldım.”

Kadın “Neymiş o? Sen pek bir şey almazdın. Ne oldu, hangi dağda kurt öldü?” diye dudak bükerek kocasının yanına geldi. Tenekeyi görünce, “Ne bu?” diye sordu.

Adam gülerek; “Teneke peyniri aldım. Büroya biri getirmiş. Tattım baktım, beğendim. Sen de beğenirsen bir teneke daha alırız. Fiyatı çok ucuz.” Dedi.

Kadın sevineceğine yüzünü buruşturdu.

“Gazetede okumadın galiba. Teneke peynirleri zehir saçıyormuş. Kaç kişi zehirlenmiş. Onun için böyle şeyleri bilmediğin yerlerden almamalı.”

Erkek kuşkuyla karısının yüzüne baktı:

“Adamın bende adresi var. Eğer öyleyse hesap sorarım” diye başını salladı.

Kadın küçümseyen bir bakışla, “Biz zehirlenip öldükten sonra kim soracak o hesabı?” diye sordu. “Hem, iş işten geçtikten sonra neye yarar hesap kitap?”

Adam düşündü, “Haklısın” diye içini çekti. “Zehirli olup olmadığını anlamaya çalışmalı. Test edilip onaylanmalı.”

Kadın alayla güldü:

“Nasıl olacak o?” diye konuştu. “Laboratuarda inceletmeye kalksan bir de oraya para vermen gerekir. Hem sonuç da hemen belli olmaz. İşin yoksa bekle Allah bekle!”

Adam biraz daha düşündükten sonra; “Buldum!” diye bağırdı.

“Apartmanın bahçesi kediden köpekten geçilmiyor. Onlara veririz. Sonuç

ertesi gün hemen belli olur. İçimiz rahat eder.”

Kadın öfkeyle, “Sen ne yapıyorsun, delirdin mi?” diye bağırdı. “Şimdi kediler köpekler insanlardan daha değerli. Zavallı hayvanları zehirlediler diye bütün hayvan severler üstümüze saldırırlar. Ondan sonra ayıkla bakalım pirincin taşını.”

“Biz vermeyiz, kapıcıya verdiririz.”

“O daha tehlikeli ya. Adam, ben emir kuluyum. Ver dedi, verdim der, işin içinden sıyrılır. Biz mahkeme kapılarında sürünürüz.”

Adam sevinçle ellerini çırptı, “Kapıcının kendisine veririz o zaman. Yüzüme öyle bakma. Onların mideleri sağlam olur. Bir şey olursa özür diler, böyle olduğunu nereden bileyim? Tenekeyi taşıyıverdiğin için seni ödüllendireyim dedim, derim. Tehlikeli bir durumla karşılaşırsak midesini yıkatır, kustururuz.”

Karısı onu onayladı, “Bak o olur” dedi. “Ben de geçen yıl aldığım zeytinden hoşlanmamış, kuşkulanmıştım da kapıcı seve beğene yedi, teşekkür etti.”

Tenekeyi açtılar, büyük bir parça keserek kapıcıya verdiler.

Adam da her ihtimale karşı bürodaki hizmetliye de tattırmak için bir parça peynir daha kesip paket yaptı, iş yerine götürdü.

Ertesi günü iple çektiler.

Erkek işe gitmişti. Kadın kapıcıyı çağırdı, “Ne oldu, nasılsın, bir şeyin yok ya?” diye sordu. Kapıcı, hanımın halini hatırını sormasına sevindi:

Yüz bulup astar istercesine kadının yüzüne baktı, “İyiyim hanımım. Siz nasılsınız?” diye sordu. Kadın iyiyim der gibi başını salladı, “Dün verdiğimiz peyniri yediniz mi, nasıl buldunuz? Beğenmişsinizdir inşallah!” diye konuştu.

“Beğenmek de söz mü? Bayıldık. Çoluk çocuk yedik.”

“Bir şey olmadınız değil mi?”

“Ne olalım?” diye sordu kapıcı, “Memnun olduk tabi.”

Kadın, kapıcıyı savdıktan sonra hemen kocasına telefon etti:

“Merak etme. Kapıcı ailesine bir şey olmamış. Artık hiç kuşkulanmadan yiyebiliriz” dedi. Kocası, “Burada da merak edilecek bir şey yok. Hizmetlimiz de yedi, ona da bir şey olmadı. İstersen bir teneke daha alayım o peynirden” diyerek karısının yüreğine su serpti.

Erhan Tığlı1e31cff7e506eb842b01647657f5ca32

ARAF (Kelimelerin Öyküsü-3)

Sofuzâde

ebru-gundes-reza-zarrab-1010151

“Şimdilik araftayım

Firardayım, hastayım hatta

Kim bilir kaç bahar sonra

İyileşir yürek.”

Radyodan çıkan Ebru Gündeş’in yüksek oktavlı tok sesi arabanın içini dolduruyordu. Adam kendi kafa sesinin arasından zorla duyuyordu şarkıyı. Teybin ses düğmesine uzanıp saat yönünde döndürdü. Şimdi şarkının nakaratı dışarıdan bile işitilecek frekanstaydı.

“Şimdilik araftayım

Firardayım, hastayım hatta.”

Araftayım”, diye fısıldadı adam. İşte durumunu anlatan kelime tam olarak buydu. Araf… Cennet ile Cehennem arası… Ne Cennet’i kazanacak sevabı ne de Cehennem’i hak edecek günahı bulunmayan bîçarelerin mekanı… Gerçi araftakilerin Cehennem’e dönme/gitme ihtimalleri yoktu. Allah’ın takdir ettiği süre sonrasında Cennet’e gidecekleri rivayet edilirdi genellikle. Dolayısıyla kelimenin çıkış noktasına bakıldığında kelimenin bulunduğu yer diğer iki konumun -iyi ile kötü- ortasında olsa da neticede o yerin iyiye doğru meyleden bir yönelimi söz konusuydu.  Saatin zembereği gibi sağ ya da sol gibi birbirinden farkı olmayan iki taraf değildi yani. Fakat bugünkü kullanımı bu yöne evrilmişti. Araf

View original post 1,368 more words

Adam Aranıyor Adam!

ADAM ARANIYOR ADAM!

 

Diyojen, güpegündüz elinde fener, çarşıda pazarda dolaşıyor, sağa sola bakarak bir şeyler mırıldanıyordu. Ne aradığını sordular. İçini çekerek;

“Adam arıyorum adam!” dedi.

Güldüler, “Adamdan bol ne var? Her taraf adam dolu” dediler.

“Ama ben sadece kendini değil, başkalarını da düşünen, zalimlerin değil, yoksulların seslerine kulak veren, dertlerine çare arayan birini arıyorum” dedi. “Var mı içinizde böyle biri?”

Bu soru oradakileri şaşırttı, ne diyeceklerini bilemediler.

Diyojen, çevresinde toplananları süzdü:

“Sevgi ve dostluğu en yüce değer bilen, bencil değil özverili, çıkarcı değil, erdemli bir adam arıyorum ben. Anladınız mı ne demek istediğimi? Sustuğunuza göre, demek ki buralarda yok öyle bir kişi. Gölge etmeyin boşuna da gidin işinize!” diye aramasını sürdürdü.

Duyduğuma göre hâlâ arıyormuş…

Bulursanız haber verin de derdi, çilesi bitsin, umduğu dağlara yağan kar dinsin!

47666_483164377481_584777481_5762766_7189807_n