Fıkralarla Kütüphane haftanızı kutluyorum

Profesör İ. Hakkı Baltacıoğlu, öğrencilerine Sultanahmet Çeşmesi’nin güzelliğinden söz ediyormuş. Biri ayağa kalkmış,”Efendim, ben o çeşmeyi inceledim ama sizin söylediğiniz güzellikleri göremedim “. Profesör ona kitap okuyup okumadığını, güzelliklere düşkün olup olmadığını sormuş. Hepsine de hayır yanıtını alınca acı acı gülmüş. “Boşuna uğraşmayalım, demiş. Ne ben sana bu çeşmenin güzelliğini anlatabilirim ne de sen anlayabilirsin.”

Severek oku, sevdiğini oku. Doğruluğu, iyiliği, güzelliği ilmek ilmek doku.

Kitap okumayan hapı yutar. Bilgisizlik bataklığına düşer, çırpındıkça daha da batar.

Kitap okursan, olamasan da bir balta sap, doğru yolu araya araya düşmezsin bitap.

Rehberin olsun kitap, yerlerde sürünmeyi bırak, okumuşlar arasında kendine bir yer kap. Tapacak bir şey bulamıyorsan, kitaba tap. Maval okuyacağına kitap oku. O zaman, maval okumakla geçirdiğin zamana yanarsın, o günleri pişmanlıkla anarsın.

Kimi “İnsan düşündüğü kadar insandır” demiş. Kimi “İnsan güldüğü kadar insandır.”

Bilinçsiz, boş boş düşünmek, gülmek neye yarar, öyleyse insan okuduğu kadar insandır.

;,.~..,.,.,

GENÇLİĞİMİN TRENLERİ

GENÇLİĞİMİN TRENLERİ

İçimden trenler geçiyor

Anılarım demleniyor kompartımanlarında

Yirmi yaşım çıkıyor karşıma birden

Gönlü her güzele sevdalı

Sevdası bahar dalı…

Ama susuyor kemanlar

Dili damağı kuruyor kanunların

Ağlıyor akordu bozuk sazlar

El sallıyor elveda dercesine

Boyu bosu edalı ilk göz ağrım

Üçüncü peron çok uzaklarda kalıyor

Solup gidiyor karanfillerim

Mutluluğa silah çekmiş laleler

Buruk bir gülüşle bakıyorlar yüzüme

Ve sevdamı donduran karlar

Toz duman ediyorlar can evimi

Kardan adamlar kesiyor yolumu

Ama gene de kurumuyor

Dalım yaprağım çiçeğim

Filizleniyorum

Umut renkli sabahlara uyanıyorum21128_531228350272057_714737650_n

Çiçekle BENi

ÇİÇEKLE BENİ

Gel de çiçekle beni

Dağılsın kör karanlığım

Sağır yalnızlığım

Çiçek açtırsın gökyüzümde yıldızların

Çiçeklerinin yıldızı yağsın

Gönül bahçeme

**

Gel de bir el uzansın içime

Bütün ışıklarımı yaksın

Gökkuşağınla bezensin evrenim

***

Gel de yırtsın hüzün defterimi

Silsin derdimi çilemi

Mutluluk dokuyan gül ellerin

Sevdamızın kitabını yazsın

Güzelliğini aşktan alan gözlerin

********1504940_565608340193388_562514432_n

YAŞLILIK…

YAŞLILIK

Her yıl yaşlılar haftası yapılır, yaşlılar yurdunda kalan yaşlılar ziyaret edilir, elleri öpülür, sırtları sıvazlanır, ondan sonra da unutulmaya terk edilir. Kimse biz de yaşlanacağız, elden ayaktan düşeceğiz, yardıma muhtaç hale geleceğiz diye düşünmez, hatta yaşlılarla dinazor, bunak diye alay edilir. Deneyimlerinden yararlanmak, ilgi ve sevgi- saygı göstermek akla gelmez. Yaşlı iş başında ise, bir an önce emekli olsa ya da ölse de yerine ben geçsem diye gözlerinin içine bakılır. “Parayla değil bu, sırayla” diye bir söz vardır. Acıklı sözler etmeyelim, gençlere yukarıdaki sözü anımsatmakla yetinip yaşlılık konusundaki söz ve deyimlerden, yazarların yaşlılık üzerine neler söylediklerine bakalım.

Demokritos, “Yaşlanıyorum ama öğreniyorum” diyor. Talat Halman, “Öğrenmek Genç Kalmaktır” başlıklı yazısında şunları yazıyor: “Sokrates, 71 yaşında ölüme mahkûm. Bir öğrencisi elinde sazıyla, Sokrates’e veda ziyaretine gelmiş. Sokrates demiş ki; ‘Bana şunu çalmayı öğretsene.’ Öğrenci, ‘Hocam, demiş, ölmek üzeresiniz, saz çalıp da ne olacak?’

Sokrates, ‘Zevk, demiş, çalmakta değil, öğrenmekte.’”

Yaşlı filozoftaki şu öğrenme aşkına bakın, bir de günümüz gençlerinin okulu bitirince kitapları yırtıp atmasına, bir daha kitap yüzü açmamasına ve de kitaplıkları boş bırakıp kahve köşelerinde vakit öldürmelerine, maçlarda birbirlerine saldırmalarına…

Oktay Ekşi bu konuda bakın ne yazmış: “Yaşlılık çalışamamak ve üretememek demektir. Yaşlılık yaşamaktan zevk almamak veya zevk almayı başkalarına bırakmak demektir.” Hayattan zevk almayan, çalışmayan, üretmeyen gençler siz genç misiniz?

Şimdi de Oscar Wilde ne demiş, onu görelim.

“Zevk, hayatı yaşanmaya değer kılan biricik şeydir. Hiçbir şey mutluluk kadar çabuk yaşlanmaz.” Mutluluk çabuk yaşlandığına göre zamanında mutlu olmasını bilmeli, mutlu olmak için çaba sarfetmeli.

“Yaş yetmiş, iş bitmiş” diye bir söz vardır. Yetmişinde ne yapılacakmış bakın:

“Otuzunda her cefayı çekersin, kırkında sızı iner dizine. Ellisinde perde iner gözüne. Altmışında kimse bakmaz yüzüne. Yetmişinde koy çuvala, at denize!”

Bu zalim sözleri kim söyledi bilmiyorum ama yaşı yetmişe geldiğinde bu sözleri söylediğine pişman olmuştur herhalde…

Şöyle bir halk deyişi var: “Gençlik uçan kuştur, yaşlılık naçar iştir. Gençlik kuş idi tutamadım; yaşlılık tuz yüklü, satamadım.”

Emre Yılmaz güzel bir konuya değinmiş: “Yetmiş yaşlarında mutluluğu gerçek başarı olarak görecek kadar başarılı olanların hepsi, otuz yaşlarında başarıyı gerçek mutluluk olarak görüyorlardı.”

Yaşlılık kadınlar için zalimdir. Kadınlar bunu bildikleri için güzelleşmek, yaşlı görünmemek için her çareye başvururlar. Bir halk sözüne göre kadınların, kızların üç evresi varmış: Beşik, eşik(evlilik), keşik(ölüm sırası)…

On beş yaş dönüm noktası sayılıyor bir görüşe göre: “On beşinde delidolu, bilmez gittiği yolu/ On beşinde kız ya erde ya yerde gerek!”

Kadının biri yaşlanmadığını söylüyormuş. “Niye” yaşlanmadığını sormuşlar. Şöyle demiş: “Kız saçı örmedim( Kız evlat büyütmedim), Ne pişireyim demedim(Yoksulluk çekmedim), tavuklara kışt demedim(Herkesle iyi geçindim)” demiş…

Bizde saçı sakalı ağarmış kişilere bir iş yakıştıramazlar, onların köşelerinde oturmasını, yerini gençlere bırakmasını isterler. “Kart horoz”, “Tohuma kaçmış” derler, “Yaşından başından utan” diye ayıplarlar. Oysa yaşlıların çoğu bu sakalı değirmende ağartmamışlardır. Bırakın yetmişi, kırk yaş bile yaşlılık sayılır, “kırkından sonra saz çalınmaz”, “kırkından sonra azanı teneşir paklar” denilir…

Cahit Sıtkı Tarancı, 35 yaş için yazdığı şiirinde yaşlanmaya başlayan bir kişinin durumunu, “Benim mi Allahım bu çizgili yüz?/ Ya gözler altındaki mor halkalar/ Niye böyle düşman görünürsünüz/ Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?” diye sorarak belirtir. Oysa suç aynalarda değil, kendisindedir. Söz aramızda, gençliğimizi iyi değerlendirmez, içki, kumar gibi şeylerle har vurup harman savurursak, ne kadar feryat etsek boşunadır.

Yahya Kemal Beyatlı da, “Dönülmez akşamın ufkundayız, vakit çok geç/ Bu son fasıldır ey ömrüm, nasıl geçersen geç” diye dile getirir yaşlılığın trajedisini.

Bir şarkıda bir genç kız şöyle dert yanıyor:

“Ben çarşıya giderken, aba mı giyeceğim,

İhtiyara varıp da baba mı diyeceğim?”

Davul bile dengi dengine vurur. Kimi yaşlıların paralarına güvenerek genç kızlarla evlenmeleri ya da onları tuzağa düşürmeleri kınanacak bir durumdur. O kişi kendini ne kadar genç hissetse, ben nice gençleri cebimden çıkarırım dese de zorla güzellik olmaz.

“Kocalıkta genç alma el için

Irmak kenarına ev yapma sel için

Dağ başında harman savurma, yel için.”

Vauvenarque diyor ki; “Yaşlıların öğütleri kış güneşinin ışıklarına benzerler; aydınlatır ama ısıtmaz” Isıtmasa da umut verir, kışın güneş ışıklarını gören kişi karamsarlıktan sıyrılır, güzel günlerin geleceğini düşünür, sevinir.

“Akıl yaşta değil, baştadır” demiş atalarımız. Bir söz de, “Gençler düşünebilse, yaşlılar yapabilse” diyor. Ben de diyorum ki, aklını kullanabilmek önemlidir, başın genç ya da yaşlı olması değil! Bir de düşünce ve duyguların yaşlanmaması gerek. Düşünce ve duyguları yaşlı nice gençler görüyorum. Eski, köhne duygular, düşüncelerin peşine takılmışlar, yenilikleri reddediyorlar. Dilleri yaşlı, görüşleri yaşlı, gözleri ileride değil, geride…

Böylelerinin genç olması neye yarar? Yaşlı ama düşünce ve duyguları genç kişileri bu gençlere(!) asla değişmem. Zaten Atatürk de yurdu hangi gençlere emanet ettiğini soranlara, “Genç fikirli olanlara emanet ediyorum” demiştir, pasif, pısırık kişilere değil!

Hadi gelin gençlerin yapma gücüyle, enerjileriyle, yaşlıların düşünce ve deneyimlerini birleştirelim, yurdumuzu esenliğe çıkaralım, çağdaş uygarlığa ayak uyduralım. Yaşımız ne olursa olsun, yaşlanmasın içimizdeki çocuk, ruhumuzdaki gençlik.

ERHAN TIĞLI

erhantigli@mynet.com

******************

egc8qQ176028-02

PUT TAŞIYAN EŞEK

PUT TAŞIYAN EŞEK

La Fontaine, “Put Taşıyan Eşek” başlıklı fablinde bakın ne demiş:

“Put yüklü bir eşek

İnsanlar geçince önünden, eğilerek,

‘Bana bayılıyorlar’ demiş.

Tütsüleri, duaları hep kendine sanmış,

Dosta düşmana çalım satmış.

Şöyle demişler ona: Eşek hazretleri,

Kafandan sil bu aptalca düşünceleri.

Sana değil bu saygılı davranışlar.

Taşıdığın putun önünde eğiliyor insanlar!

Bilgisiz bir mevki sahibinin de

Kendisine değil giysisine selam verilir.”

Bu dizeler, okurken aklıma din tüccarı politikacılar geliyor nedense…

Tevfik Fikret, “İnsanoğlu putunu kendi yapar, kendi tapar” demişti. Kişileri putlaştıranları ve onlara puta tapar gibi tapanları da unutmayalım haa!14 02 2015 - 1

Şair Haşmet’in Çocukluğu(Fıkra)

Koca Ragıp Paşa Boğaziçi’nde geziye çıkmış ve çok susamıştır. Bir taşın üstüne oturup dinlenirken orada oynamayan çocuklardan su ister. Haşmet adındaki çocuk hemen koşar ve evlerinden bir tas turşu suyu getirir. Paşa bir iki yudum alır: “Oğlum, neden turşu suyu getirdin?” diye sorar. Haşmet hiç kekelemeden şöyle der:

“Annemin yaptığı turşuya sıçan düştü. Biz de boşa gitmesin, hayır olsun diye dağıtıyoruz. İsterseniz bir tas daha getirivereyim.”

Koca Ragıp Paşa buna kızar ve tası yere atıp kırar. Haşmet ağlamaya başlar. Paşa dayanamaz, gönlünü almak ister, niye ağladığını sorar. Çocuk şu karşılığı verir:

“Nasıl ağlamam efendim… Köpeğimin tasını kırdınız, ben şimdi ona neyin içinde yemek vereceğim? Zavallının başka tası yoktu.”

Daha sonra çocuğun şaka yaptığı anlaşılır.384432_260740783988724_132505396812264_718553_1309330125_n

KANDIRAMAZSINIZ!

KADINLARI KANDIRAMAZSINIZ!

Erkeğim diye geçinenler:

Kadınları ağlatırsınız

Güldürmezsiniz

Yerlerde sürünse

Kaldırmazsınız

Dövülse öldürülse

Aldırmazsınız

Ve bütün bunlardan sonra

Kadınları ne kadar çok sevdiğinizi söylemeyin

Kandıramazsınız!297682_273629952677750_166151263425620_827883_1801298976_n

ARKADAŞLIK VE DOSTLUK

ARKADAŞLIK DOSTLUK

Bir dergide arkadaşlıkla ilgili şöyle bir yazı okudum: İki arkadaş çölde giderlerken tartışmışlar. Biri ötekine bir tokat atmış. Tokadı yiyen kuma “en iyi arkadaşım bana bir tokat attı” diye yazmış. Bir süre sonra bir vahaya gelmişler, suya girmişler. Tokadı yiyen kişi bataklığa saplanmış ve çırpınmaya başlamış. Arkadaşı kolundan tutarak onu kurtarmış             Tokadı yiyen kişi kurtulduktan sonra bir taşa şöyle yazmış: “Bugün en iyi arkadaşım beni ölümden kurtardı.” Bunu gören kurtarıcı merakla, “Canını acıttığımda kuma yazmıştın. Şimdi niye taşa yazdın?” diye sormuş.

Ondan şu yanıtı almış:

“Birisi canımızı acıttığında kuma yazmalıyız ki, bağışlama rüzgârı silebilsin. Ama biri bizim için iyi bir şey yaparsa taşa kazımalıyız ki, hiçbir şey o yazıyı silemesin ve gerçek dostluk gibi kalıcı olsun.”

Arkadaşın, dostun sahtesi, sahicisi böyle belli olur işte.

Erhan Tığlı

384975_283744934999585_166151263425620_864807_229252030_n

KIRIK AYNAMIZ

“İnsanlığımızı yansıtan bir aynaydı aşk

Kırdılar

Yerine bencilliklerini koydular

Görmesin göstermesin diye iç yüzümüzü

Gözlerini oydular

Sinirlerine dokundu

Saflığı duruluğu

Güzelliklerini soydular

Enginlere yelken açan özgürlükleri

Dev aynalı apartmanlara sığdırdılar

Bilmem bu işten(?!)

Ne umdular ne buldular…

*************&&&&****************22

Sevgi ve dostluk aynanız toza toprağa bulanıp kirlenmesin

Yere düşerek ayaklar altında ezilmesin

Kin ve nefret taşlarıyla bin parçaya bölünmesin.

Erhan Tığlı