ELİ KİTAPLI ADAM

ELİ KİTAPLI ADAM

Çoğu insan eli boş gezmez. Kimi çanta taşır, kiminin sigara düşmez elinden. Kimi şişe, kimi kadeh tutmayı sever, kimi tesbih çeker, kimi zincir sallar. Ben, elimde kitap olmadan sokağa çıkamam, bir yere gidemem. Parkta otururken, otobüs beklerken boş durmam, etrafıma aval aval bakmam, kitabımı açıp okurum. Yanımda kitap olmadığı zaman kendimi çıplak hissederim, yürümemi şaşırırım, elimi kolumu nereye koyacağımı bilemem. Kitap okumaya bir daldım mıydı konuşmayı, hatta yemeyi içmeyi unuturum. Bu huyumu bilen dostlarım, konuşayım, okumaya dalmayayım diye, evlerine geldiğimde, kitap, dergi, gazete gibi okunacak şeylerini saklarlar, ortadan kaldırırlar.

Geçenlerde bir veli toplantısına gittim. Sınıf öğretmeni, öğrencilerin okuma alışkanlığı kazanamadıklarından söz etti. Veliler de bundan dert yandıkları için, benden bir çözüm yolu istediler. Velilere, “Siz evde kitap okuyor musunuz?” diye sordum. Hiçbiri evet diyemedi. Kimi kitap pahalılığından yakındı, kimi işlerinin çokluğundan dem vurdu, kimi kitap okumak için boş zaman bulamadığını, hatta günlük gazeteleri bile okuyamadığını ileri sürdü. Acı bir gülüşle, “Siz elinize bir kitap alıp çocuğunuza iyi örnek olmadıktan sonra ne deseniz boş. Çocukların okuması, kültürünün gelişmesi öğütlerden çok örneklerle olur” dedim.

Kim ne derse desin, ben okurum arkadaş! Kitap alacak param yoksa kitaplıklara giderim, kitapçılarda kitapları, dergileri karıştırırım, sayfaları çevirerek fikir edinmeye çalışırım. Okuyan birini gördüğüm zaman sevinir, ne okuduğunu anlamak isterim. Ama şöyle bir bakıyorum da kitap okuyanlar gittikçe azalıyor. Bu yüzden elinde kitapla dolaşan, kitap okuyan benim gibiler bir yama gibi sırıtıyorlar herkesin içinde.

Geçenlerde benim elimden hiç kitabın düşmediğini gören Ayşe Teyze ne dedi biliyor musunuz? “Ne zormuş senin işin yavrum. Memurlar bile okumayı yazmayı dairelerinde bırakırlar. Oysa sen gece gündüz kitap okuyor, bir şeyler yazıyorsun. Bundan hiç yorulmuyor, bıkmıyorsun. Madem bu kadar kitap okuyorsun da niye az para alıyorsun? Okumamışlar neden senden daha çok kazanıyorlar?”

Sustum, önüme baktım. Ne diyebilirdim ki? Okuyup yazmam işimin değil aydın olmamın gereğidir. Bu da parayla pulla ölçülmez. Ben para kazanmak için değil, zevk için okuyorum, desem bana enayi gözüyle m bakardı, yoksa şaka ettiğimi mi sanırdı…

Çarşıya çıktığımız zaman karım manifatura, tuhafiye mağazalarının vitrinlerinden gözlerini ayırmaz, ben kitaplara bakarım. Bu konuda sık sık tartışırız. “Her taraf kitapla doldu, ev darlaştı. Senin yüzünden eşyalarımı koyacak yer bulamıyorum” der. Hiç aldırmam. Kitaplığımdaki kitapların tozlarını alırım, siler, okşarım sayfalarını, gözüm gibi bakarım onlara. En kızdığım kişiler kitabın değerini bilmeyenler, onu yırtan, hırpalayan, çöpe atanlardır. Hele şurada burada saatlerce bomboş oturanları ya da incir çekirdeğini doldurmayacak laflar edenleri görüyorum da sinir oluyorum. Ellerine birer kitap tutuşturmak, boş duracağınıza kitap okusanız günaha mı girersiniz, diye bağırmak, azarlamak istiyorum. Kitapsız insanlardan nefret ediyorum. Onları adam yerine koymuyorum.

Kimileri de, “Okuyayım ama ne okuyayım? O kadar çok çeşitli kitap var ki, insan hangi birini okuyacağına şaşırıyor” diyorlar. Bu da laf mı yani? Oku da ne okursan oku; al bir kitap eline, sevgili gibi bas bağrına. Kitap bulamazsa gazete, dergi oku, şarkı, türkü oku. Kimi sayın büyüklerimiz gibi vatandaşın canına okuma da istersen maval oku, hariçten gazel oku, dua oku, kim ne derse desin, bildiğini oku! “Oku oku budur sonu” diye okumuş yazmış adamların itilip kakılmalarına kafayı takma, karamsarlığa kapılma, kötümser olma. Kitap okuyarak vatanı kurtaramazsın belki ama kendini bilgisizlikten, görgüsüzlükten kurtarırsın.

Kitap taşımak tabanca, bıçak taşımaktan iyidir. Sıcak havalarda yelpaze yerine koyar, sallar, serinlersin, sayfalarının arasına para, değerli eşyalarını koyarsın. Nasıl olsa kitabın kapağını açmayacağı için her şey yerli yerinde durur, gel gidelim diyen olmaz! Sizi taciz etmeye kalkanların başına kitabınızı indiriverdiniz mi, tacizci feleğini şaşırır, neye uğradığını bilemez, kafasına balyoz indiğini sanır. Bir de, kitapsız olmakla suçlanamazsınız. Hele elinizde kara kaplı bir kitap varsa saygınlığınız artar. Bir şey soran olursa yüzüne anlamlı bir bakış fırlatır, dudak büker; “Hele şu kara kaplıya bir bakalım” dersiniz, sayfaları ağır ağır çevirir, kafanızı sallarsınız. İtiraz edenlere “Kitapta yeri var” dediniz mi akan sular durur, akıl ve mantık tavana vurur! Elinizdeki kitap kültürlü bir hava verir, sizi ayrıcalıklı bir kişi yapar.

Geçenlerde beni hiç görmeyen ama tanışmak, görüşmek isteyen biri evimize gelmiş. Karım Tanyeri parkında olduğumu söylemiş. Adam geldi ve beni şıp diye buldu. Şaşırdım, o kadar kişinin arasında beni nasıl bildiğini sordum. Güldü, “Gayet basit, dedi. İçlerinde elinde, masasında kitap olan sadece siz vardınız.” Çevreme şöyle bir baktım. Haklıydı. İlaç için bile olsa, kitaplı biri yoktu oturanların arasında,  ben aralarında ayrıkotu gibi kalmıştım.

Buna benzer şöyle bir olay olmuş geçenlerde. Dış memleketlerinden birinden Türkiye’ye gelen yabancı biri, turistik bir otelin lobisinde, aradığı Türk’ü hemen bulmuş. Nasıl mı? Oturanların arasında kitap okumayan bir tek kişi bizimkiymiş…

Kitapların, değerini bilmeyenlerin eline düşmesi, kaldırımlara, ayaklar altına serilmesi, yok pahasına satılması içimi çok sızlatıyor. Onların okunmadan raflarda sararıp solmasına, yıpranmasına dayanamıyorum. Hele kendisine yazarı tarafından armağan edilen, imzalanan kitapları atan satan kişileri görünce tepem atıyor.

Kitabı o kadar seviyorum ki, kitap okurken öleyim, mezar taşıma kitap resmi yapılsın ve şöyle yazılsın diyorum: “ Herkes birbirinin canına okurken/ O, sadece kitap okudu Kitap okumaktan, okutmaktan başka suçu yoktu”

Kitap okumak, okutmak suç mu olur demeyin. Öğretmenliğim sırasında öğrencilere tebliğler dergisinde tavsiye edilmeyen kitapları sınıfta okuttuğum, satışlarında yardımcı olduğum için ceza aldım ve sürüldüm! Bunu Milli Eğitim Bakanlığı yapıyor, şu işe bakın!

Kendini yorma. Biz biliyoruz kitabın önemini, değerini mi diyorsunuz? Oh, içime su serpildi, çok memnun oldum, sevindim. Gelin tanışalım, görüşelim sizinle. Buyurun, bir acı kahvemi için. Kitaplardan söz edelim, kitap sevgimizi paylaşalım, kaynaşalım. Beni nasıl mı bulacaksınız? “Eli kitaplı adamı arıyorum” deyin, hemen gösteriverirler.

***********8717a105

Advertisements

ÇİÇEKli Dizeler

ÇİÇEKLİ DİZELER

Sevmek sevilmek isteyenler, buyurun çiçekli bahçeme

Sözcük koyun heceme, gündüz olun geceme.

HANIMELİ

Bahçelerde hanımeli

Estirir gönlümüzde

Sanki bir bahar yeli

Güzellikler gül açar

Değerse hanım eli.

KARANFİL

Bahçelerde karanfil

Kokuyor efil efil

Aşk kalp zenginliğidir

Aşksız oluruz sefil.

GÜL

Bahçelerdeki güle bak

Hadi al yakana tak

Derde derman oluyor

Aşk kokulu gül dudak.

LALE

Bahçene lale doldur

İşte güzellik budur

Sevgililer eşittir

Ne efendi ne kuldur!

*****************23

Manili Fıkralarım

AYDINDAN KİM GELMİŞ?

Dağ köylerinden birinde yaşayan Ali Er, Aydın’a çalışmaya gitmiş, bir yılı aşkın bir zamandır evine dönememişti. Sonunda hasret bitti. Köyüne geri döndü.                                        Onu özleyen karısı kendisini sevinçle karşıladı ama hayal kırıklığına uğradı. Çileli bir yolculuk yapan ve çok yorulan Ali karısıyla muhabbet bile etmeden hemen yattı. Kadın sütünü sağmak için ineğinin yanına gitti. İnek huysuzluk yapınca kızdı, bağırdı. Meraklı komşusu ne olduğunu sordu. Kadın içini çekerek, “Daha ne olsun” diye konuştu:

“Aydından dayı geldi

Dayı değil ayı geldi.”

Ertesi gün Ali dinlenmiş, yorgunluğunu gidermişti, karısını yanına çağırıp özür diledi, öpüp okşayarak onu memnun etti. Kadın ahırda süt sağarken şarkılar söylüyor, neşeyle gülüyordu. Meraklı komşusu, “Hayrola, pek neşelisin, bu sefer ne oldu?” dedi.

Kadın ağzı kulaklarında cevap verdi:

“Aydından kadı geldi

Ağzımın tadı geldi!”

BAHÇELERDE KAYISI

Kız çiftlik sahibi zengin bir delikanlıyla nişanlanmıştı. Nişanlı genç onu görmeye geldi. Kız nişanlısını heyecanla karşıladı. Genç, getirdiği paketi masaya koydu, gülerek:

“Sana kendi ellerimle kayısı toplayıverdim bahçemizden” dedi.

Onun çiçek getireceğini sanan kız bozuldu ama belli etmedi. Bizimki tatlı sözler edileceğini uman kıza tarla bahçe işlerinden, havadan sudan söz etti. Kız onun için süslenmiş, kuaförde saçını yaptırmıştı ama delikanlı bunları ya görmedi ya da görmezlikten geldi.

Biraz sonra nişanlısı gitmek için ayağa kalktı. Kız bir şeyler yazdı, delikanlıya verdi, “Bunu evde aç” dedi. O da “peki” deyip sevinçle evine gitti. Evde annesi babası ne olduğunu sordular. Delikanlı sevinçle, “Buluşmamız çok güzel geçti. Kız beni çok beğendi, hatta bana şiir yazdı” diyerek cebinden kızın yazdığı yazıyı çıkardı.

“Aç oku” dediler. Delikanlı açıp okudu. Notta şunlar yazılıydı:

“Bahçelerde kayısı

Haber verdi dayısı

Hiç mi ağız bilmezsin

Be Allahın ayısı!”

EV SAHİBİYLE KONUK

Eve konuk gelmişti ama bir türlü gitmek bilmiyordu. Ev sahibi yüzüne karşı söylemeye çekindi. Bir kâğıda şunları yazıp onun görebileceği bir yere koydu.

“Konuk birinci gün baldır

İkinci gün olur şeker

Üçüncü gün gitmezse

Odur eşekten beter”

Bir süre sonra konuktan şöyle bir yanıt geldi:

“Ey eşekten olma katır

Hiç bilmezsin gönül hatır

Konuk, gittiği yerde

İstediği kadar kalır.”

KAHVECİYLE MÜŞTERİ

Kahveci kahveye zam yapacaktı ama bu kararını onların yüzüne karşı söylemeye çekindi. Bir kâğıda şu dizeleri yazıp duvara astı:

“Kahve Yemenden gelir

Geldiği yol çok ırak

On lira yetmiyor

On beş lira bırak”

Bir süre sonra müşterilerden bir yanıt geldi. Orada şöyle yazılıydı:

“Kahve Yemenden gelir

Yolları çok sapa

On lira yetmiyorsa

Kahveni hemen kapa!”

Erhan Tığlı

*********

40ug8

MELEK OLMAK(FIKRALI YAZI)

MELEK Mİ OLALIM?

Halk arasında “melek”  ya da “melek gibi adam” denildiği zaman etliye sütlüye karışmayan, suya sabuna dokunmayan kişi anlaşılır. Böyleleri gördükleri aksak eksik yanları, kötülükleri, çirkinlikleri görmezlikten gelirler. Herkesle iyi geçinirler, kimseyi rahatsız etmezler, eleştirmezler. Bir blog yazarı “Şimdi Melek Olma Zamanı” diye bir başlık atmış. Bu başlığı yadırgadım. Çünkü meleklere “kelek” gözüyle bakılıyor günümüzde, sırtına vurup ağzından lokmasını alıyorlar bu tür kişilerin.

Şeytan olmaya gerek yok ama meleklik de iyi bir şey değil yani. Yapılan kötülüklere ses çıkarmazsak, zalimlere karşı koymazsak onlara kalır meydan. Melek gibi olan adamlardan, “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyen insanlardan yüz bulunca astar isterler, toplumu rahatsız ederler güzellik, iyilik düşmanları; bulundukları yöreye korku salarlar, çevremizi kirletirler, hayatımızı allak bullak ederler…

“Susma, sustukça sıra sana gelecek” sözü boşuna değil. Sustukça çoğalır zulümler, sustukça artar anarşi ve terör, yalan talan. Ona buna çatan, huzursuzluk çıkaran bir tip olun demiyoruz. “Kendi kendinize söylenmeyi bırakın, sesiniz biraz gür çıksın, haksızlıklara dur demesini bilin” diyoruz. İş işten geçtikten sonra hak aramaya kalkarsanız ya hak meşgul çıkar ya da atı alan Üsküdar’ı geçer, eliniz böğrünüzde kalakalırsınız.

Melek dedim de aklıma geldi. Çocuk annesine meleğin ne olduğunu sormuş. Anne de, “ Çok iyi, çok güzel olur melek, kanatları vardır, uçar” demiş.

Çocuk dudak bükmüş, “Bizim hizmetçinin kanatları yok ama” diye konuşmuş.

Anne şaşırmış:

“Onu da nereden çıkardın? Hizmetçimizin adı melek değil ki” demiş.

“Peki, öyleyse babam ona niçin meleğim diyor?”

Anne bir şey diyememiş. Bir süre sonra hizmetçi ortalarda gözükmeyince çocuk merak etmiş, hizmetçinin nerede olduğunu sormuş.

Anne anlamlı bir gülüşle, “Uçtu evladım” demiş.

“İyi ama onun kanatları yoktu, nasıl uçtu?”

“Ben uçurdum çocuğum, demiş anne. Ona öyle bir kanat taktım ki, hemen evinde aldı soluğu!”                                         **       **

Adamın biri uçağa binmek istemiş, bir ses, “Sakın uçağa binme, düşecek” demiş. Adam bu sesi dinlemiş, uçağa binmemiş. Uçak düşmüş. Adam bir yere gitmek istemiş ama gene o ses, “Sakın oraya gitme. Olay çıkacak” demiş. Adam gitmemiş. Olay çıkmış, üç kişi ölmüş. Adam bir sokaktan geçerken ses bir daha konuşmuş, “Dur, yürüme, balkonda saksı düşecek” demiş. Adam durmuş. Balkondan saksı düşmüş, adam kurtulmuş. Adam merakla, “Sen de kimsin?” diye sormuş. Ses, “Ben senin iyilik meleğinim. Başına gelecek felaketlerden kurtulmanı sağlarım” demiş. Adam kızmış, “Mademki öyle, ben evlenirken nerelerdeydin?” diye bağırmış.

****

Öbür dünyada, baş melek, dünyada yaşarken kötülük yapmamış, iyi insanlara birer anahtar veriyor, “Bu anahtar falanca cennet köşkünün anahtarı. Al bunu, aç kapıyı, gir içeri. Orası senindir artık” diyormuş. Sıra işveli cilveli, güzel bir kıza gelmiş. Melek ona değişik bir anahtar verince kız şaşırmış, “Bu hangi köşkün anahtarı? “ diye sormuş.

“Bu anahtar cennet köşklerinin değil, benim evimin anahtarı yavrucuğum” demiş melek, çapkın bir gülüşle.

( Genç kızlar, her gördüğünüz iyi görünüşlü, temiz yüzlü, tatlı dilli erkeği melek sanmayın. Mutluluğun anahtarına kavuşayım derken papazı bulursunuz!)

****

Gene öbür dünyada, sorgu meleği önüne getirilen kişileri sorguya çekiyor, aldığı yanıtlara göre kimini cennete, kimini de cehenneme yolluyormuş. Sıra bir adama gelmiş. Melek ona dünyada ne yaptığını, nasıl yaşadığını sormuş.

“Kendi halimde yaşadım. Kimseyle kötü olmadım, işim gücümle uğraştım, ticaret yaptım, para kazandım” demiş adam.

Melek sorulara başlamış:

“Sevdin sevildin, âşık oldun mu?”

“Hayır efendim. Böyle gönül meseleleriyle kendimi üzmedim. Boş şeyler bunlar.”

“Sanat ve edebiyatla uğraştın mı, bilimle ilgilendin mi?”

“Böyle karın doyurmayan şeylere dönüp bakmadım.”

“Kitap okudun mu?”

“İşten okumaya fırsat bulamadım ki.”

“Zevk ve eğlenceyle aran nasıldı?”

“Günaha girmemek için onlara da yaklaşmadım. Yani melek gibiydim sağlığımda.”

Sorgu meleği kafasını sallamış ve adamlarına:

“Çabuk bir kanat getirin bu adama!” diye bağırmış.

Adam sevinmiş:

“Melek mi oluyorum?” diye sormuş.

Melek gülmüş:

“Hayır, demiş. Kaz oluyorsun, kaz!”

***

Ya böyle işte! Melek olayım derken kaz olmak da var işin ucunda…

Onun için, melek olmayı, melek olmaya çalışmayı bırakalım da, insan olalım, insan!

Şimdi melek değil insan olma zamanı. Bu şeref yeter de artar bize.

Erhan Tığlı10513495_10204695458559286_7385003584751712392_n

İMRENENLER

İMRENENLER…

Lokantada bir genç, parası az olduğu için sadece çorba içiyordu. İlerde pahalı yemekler yiyen yaşlı adama imrenerek baktı. Bir of çekti. “Böyle güzel yemekleri ne zaman yiyebileceğim ben?” diye söylendi. “O kutlu gün ne zaman gelecek acaba?”

Yaşlı adam da gence imrenerek baktı. “Ondaki gençlik, zindelik bende olsa da keşke çorbayla karın doyurmaya çalışsam” dedi kendi kendine.

Hastaydı. O kadar çaresiz bir hastalığa tutulmuştu ki, doktor kendisine, “Artık yapacak bir şey yok. İyileşmen için her yolu denedik. İşin Allaha kaldı artık. Kaç günlük ömrün var bilemem. Benden sana tavsiye; yaşadığın günleri değerlendirmeye, hayattan tat almaya çalış. Sana perhiz et demiyorum. İstediğin yemeği, istediğin kadar ye” demişti…

***

Genç kızın parası azdı, kendisine ucuz bir giysi arıyordu. İlerde duran kadın ise beş altı giysi birden almıştı, hem de en pahalılarından, en güzellerinden…

Kız, imrenerek baktı kadına. “Şu şansa bak” diye mırıldandı. “Belli ki; Kadının giydiği önünde giymediği arkasında. Gene bir şeyler almış kendine. Bense ucuz bir giysi almak için dükkan dükkan dolaşıyorum. Taban tepiyorum.”

Kadın da kıza bakarak, “Şunun gençliği güzelliği bende olsa neler vermezdim” dedi.

Kocasından boşanmış, sevgilisi tarafından terk edilmiş, yapayalnız kalmıştı. Candan bir dostu, arkadaşı yoktu. İçindeki boşluğu bir şeyler satın alarak gidermeye çalışıyordu…

****

Balık gökyüzünde uçan kuşa baktı. “Şuna bak, benim gibi suyun içinde hapis değil. İstediği yere uçuyor, istediği yere konuyor. Ondaki özgürlük bende olsaydı keşke” dedi.

Kuş da balığı gördü, ona imrendi. “Ne de güzel yüzüyor. Benim gibi gökyüzünün derinliklerinde kaybolmuyor. Suyun içinde serbestçe dolaşıyor, geziyor” diye düşündü.

Bir balıkçıl balığı yakaladığı gibi gökyüzüne uçtu. Balık birkaç dakika da olsa gökyüzünün maviliğine kavuşmuş, emeline erişmişti…

Avcının biri kuşu görünce tüfeğini ateşledi, vurdu. Kuş ırmağa düştü. O da birkaç dakika özendiği, imrendiği balık gibi olmuştu suda…     EvoR7z728203-02

ADAM Aranıyor ADAM!

ADAM ARANIYOR ADAM!

Diyojen, güpegündüz elinde fener, çarşıda pazarda dolaşıyor, sağa sola bakarak bir şeyler mırıldanıyordu. Ne aradığını sordular. İçini çekerek;

“Adam arıyorum adam!” dedi.

Güldüler, “Adamdan bol ne var? Her taraf adam dolu” dediler.

“Ama ben sadece kendini değil, başkalarını da düşünen, zalimlerin değil, yoksulların seslerine kulak veren, dertlerine çare arayan birini arıyorum” dedi. “Var mı içinizde böyle biri?”

Bu soru oradakileri şaşırttı, ne diyeceklerini bilemediler.

Diyojen, çevresinde toplananları süzdü:

“Sevgi ve dostluğu en yüce değer bilen, bencil değil özverili, çıkarcı değil, erdemli bir adam arıyorum ben. Anladınız mı ne demek istediğimi? Sustuğunuza göre, demek ki buralarda yok öyle bir kişi. Gölge etmeyin boşuna da gidin işinize!” diye aramasını sürdürdü.

Duyduğuma göre hâlâ arıyormuş…

Bulursanız haber verin de derdi, çilesi bitsin, umduğu dağlara yağan kar dinsin!

47666_483164377481_584777481_5762766_7189807_n