diye

Günaydın, silinmesin mutluluk defterindeki kaydın

ozgurtamsen

Screen Shot 2014-12-26 at 10.51.58 AM

Günaydın!

Gün aydın olsun. Hava kapalı İstanbul’da bu sabah. Güneş ışınları, bulutların arasından sızabildikleri kadarıyla, ‘ buradayız ‘ dercesine denizin üzerindeler. Balıkçı takaları da var denizin üzerinde, tek tük. Sabah bir bardak demli çay sıcaklığında, bir ‘ merhaba ‘ uzaklığında, kanat çırpışı telaşında…

Ben, ne olursa olsun hep bir penceresi açık olan evde büyüdüm. Evler değişti ama kar, kış hep aralık bir pencere oldu hepsinde. Sonra büyüdüm ben ( fazla değil, azıcık büyüğüm hala ), evlerim oldu. Ve hep aralık bir pencere oldu bu evlerde de. Ezan sesi girsin diye, herhengi bir yerden dilenen güzel bir dilek, bir şükür, teşekkür, dua, selam evime girebilsin kalbime gelebilsin diye. Işık dolsun diye…

Bunu yazıyorum ki; bilin diye, haberiniz olsun diye. Bu sabah yine erkenden kalkıp açtım pencereyi, derin solukla ‘ günaydın ‘ dedim yeni güne. Içinde çokça şükür olan bir selam saldım gökyüzüne. Mucizeler diledim hepimiz için. Yalan yok en çok kendim…

View original post 64 more words

Türk Kahvesi Nedir, Nasıl Pişirilir?

İçtiğim kahvedir/etrafı telvedir/her çiçek güzeldir/Ama gönlüm güldedir.

A Blog Daire 6

Bugünkü konumuz en sevdiğim konulardan biri. Kahve. Özelde Türk Kahvesi.

Kahve yemenden gelir, küçükken çok kahve içen arap olur.. Falımız fallanmış. Nohut Kahvesi, Tuzlu kahve, Merengiç kahvesi, Kalk Git kahvesi, okkalı, yandan çarklı.

İki orta bi sade…

Ehl-i Keyfin keyfini… “Kahveliyem” muhabbetleri.. Güzeldir. çok çetrefilli konular, zamanla her birine bir yazı linklerim inşallah.

Bugün kahveyi beraber pişireceğiz.

Ders bir : Malzemeler

kahve

Fincan.

İyisi Çin Malı ve seramik çamuruna kemik tozu katılarak yapılan ve bu yüzden altında “Bone China” yazan porselendir. İncedir, ışığı geçirir. Küçüktür. “Bülbül Yuvası” olarak nitelendirilir. Bu resimdekiler benim gündelik fincanlarım. Çeyizlik fincanlarımı çekmek aklıma gelmedi.. Her evde de zaten fincan takımı iki çeşit olur. Gündeliğe çıkardığın, sabah kahvesini pişirdiğin takımınla, daha ince daha yaldızlı daha yüz ağartan misafirlik takımın. :))

İkram ederken fincan kulpu tepsi taşıyıcının soluna çevrilir ki, misafir de sağına gelen kulpla tutup bir hürpletsin…

20141211_143358kahve1

Cezvelerim. Bakır cezveler, çelik cezve, elektrikli cezve.. Kahveyi kaç…

View original post 295 more words

Eşeğin Gölgesi

EŞEĞİN GÖLGESİ

Büyük Yunan hatibi Demostenes bir toplantıda konuşmak istedi ama halk onu dinlemeyip gürültü etmeye başladı. Bunun üzerine ünlü konuşmacı:

“Sadece birkaç söz söyleyeceğim, dedi. Vaktiyle bir delikanlı Atina’dan Megara’ya gitmek için bir eşek kiraladı. Eşeğini kiraya veren adam da aynı yere işi düştüğü için, birlikte yola çıktılar. Öğle sıcağı basınca biraz dinlenmek ve yemek için bir su kenarına oturdular. Ama ortalıkta gölge edecek bir şey yoktu. Eşeğin sahibi, eşeğin gölgesine sığındı. Eşeği kiralayan genç buna itiraz etti, orada oturmanın kendi hakkı olduğunu söyledi.

Tartışmaya başladılar.

Eşeğin sahibi, “Ben eşeği kiraya verdim sana, eşeğin gölgesini değil” diye bağırdı.

Delikanlı, “Eşeği kiraladığıma göre gölgesi de benimdir” dedi.

Derken aralarında bir kavga çıktı, birbirlerine girdiler…”

Demostenes sözün burasına gelince kürsüden indi.

Halk merakla, “Gerisini söylesene! Ne olduğunu söyle be adam!” bağırıştı.

Demostenes tekrar kürsüye çıktı:

“Ey ahali,” diye bağırdı. “Sizin iyiliğiniz için konuşmak, sizi aydınlatmak istedim, dinlemediniz de, bir eşeğin gölgesini merak ediyorsunuz. Bu ne biçim iştir?” dedi.

***

Aradan yüzyıllar geçti ama şimdiki ahalinin ilgisi, merakı gene aynı!

Aydın kişilerin uyarılarını değil de, eşeğin gölgesini dinlemek, daha doğrusu izlemek istiyorlar. İşte halimiz, durumumuz bu; sayın seyirciler!

9b8db5333d2065a843ffd6398ee85b00

Yaşlılık…

“Gençlik bir hayat devresi değil, bir akıl halidir.
Yıllar cildi buruşturabilir, ancak heyecanların bitişiyle ruh buruşur.

İnsan kendine olan güveni kadar genç,
Kuşkusu kadar yaşlı,
Cesareti kadar genç,
Korkuları kadar yaşlı,
Umudu kadar genç,
Bezginliği kadar yaşlıdır.
Hiç kimse fazla yaşamış olmakla yaşlanmaz.
İnsanları yaşlandıran, ideallerinin bitmesidir.
Kalbi sevdikçe, neşe duydukça, güzellikleri fark ettikçe, beyni yeni şeyler keşfettikçe, herkes gençtir.
İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar,
Halbuki yaşamadıkça yaşlanırlar.
İnsan, yaşlı olmaya karar verdiği gün yaşlanır.”

Yanıtla, Yanıtı tüm alıcılara gönder veya Yönlendir
1512665_610658725650371_1357651431_n

Kıyamet Ne Zaman Kopacak?

KIYAMET NE ZAMAN KOPACAK?

Kıyamet ne zaman kopacak acaba? Siz bu sorunun yanıtını düşünürken, ben bir fıkra anlatayım da, acı acı düşünmeyi bırakın, buruk da olsa gülün biraz.

Din dersi öğretmeni sınıfta kıyametin kopmasını ballandıra ballandıra anlatmış:

“O gün büyük bir fırtına kopacak, insanlar ne yapacaklarını, nereye gideceklerini şaşıracaklar, telaşla sağa sola koşacaklar, sığınacak bir yer bulamayıp kaderlerine razı olacaklar ama ellerinden bir şey gelmeyecek, pişmanlık gözyaşları dökecekler” diyerek öğrencileri etki altına almak istemiş, sonra da, “Anlamadığınız bir şey var mı?” demiş.

Bir öğrenci ayağa kalkmış, “Söylediklerinizin çoğunu anladım da, şunu merak ediyorum, demiş. O gün okullar tatil olacak mı?”…

Çok kalabalık yerine “kıyamet yeri gibi” deriz.”Biri yer, biri bakar; kıyamet ondan kopar” demiş atalarımız. Yiyen dünyaları yiyor, deveyi hamuduyla yutuyor da, ses çıkaran olmuyor. Olsa bile bu akortsuz sesi hemen kısıveriyorlar. Bakanların çoğu da, öküzün trene baktığı gibi bakıyor olup bitenlere. La Fontainler ne kadar uyarmaya çalışırlarsa çalışsınlar, gene,  ağzındaki peyniri tilkiye kaptırıyor karga ve bir türlü dağılmıyor kurdun sevdiği dumanlı hava, koyunları, kuzuları koşan yok savunmaya, korumaya.

Bağırıp çağırmak “kıyametleri koparmak” diye nitelendirilir. Bursa’nın düşman işgaline uğramasına üzülen Mehmet Akif Ersoy, “Bülbül” şiirinde: “Eşin var, aşiyanın var, baharın var ki beklerdin/ Kıyametler koparmak neydi ey bülbül, nedir derdin?” diye seslenir ona, acı acı ötüp durmasına kızar, “matem senin hakkın değil, benim hakkım” der.

Avantadan para kazanmaya alışmış kişiler, para muslukları azıcık kesiliverse kıyametleri koparırlar. Futbol fanatikleri tuttukları takım, hele şaibeli bir golle, yeniliverirse, öyle kıyametleri koparırlar ki, bu olay memleket meselesi haline gelir, yer gök ayağa kalkar, tartışmalar bitmek bilmez. Bu konuda şöyle bir taşlamam var:

Biri yedi, biri baktı

Kopmadı kıyamet

Çalındı hak

Aldatıldı halk

Kopmadı kıyamet.

Tuttukları takım yenildi

Koptu kıyamet!

Abdülhak Hamit Tarhan, karısı Fatma Hanım’ın ölümüne o kadar üzülür ki, Makber şiirinde: “Çık Fatıma lahdden kıyam et/ Yâdımdaki haline devam et” der, kıyametin kopmasını, karısının dirilip mezarından ayağa kalkmasını, eski canlılığını sürdürmesini ister.

Nasrettin Hoca’ya kıyametin ne zaman kopacağını sormuşlar. “Büyük kıyamet mi, küçük kıyamet mi?” demiş. “Büyüğü anladık ta, küçük kıyamet nedir?” demişler. Hoca bıyık altından gülerek şöyle demiş: “Karım ölünce küçük kıyamet olur. Ama ben ölürsem büyük kıyamet kopar.”

Hoca dedim de aklıma geldi. Hoca bayılmış. Öldü sanmışlar. Mezara götürürlerken önlerine iki yol çıkmış. Cemaat hangi yoldan gideceklerini tartışırlarken ayılan Hoca dayanamamış, tabuttan başını kaldırıp, “Ben, sağlığımda şu yoldan giderdim” demiş.

O yol ne yolu mu? Hoşgörü, güleryüzlülük, erdem yolu, uygarlığa uzanır kolu…

Eskiler kıyametin kopmasını bina ile zinanın çoğalmasına bağlarlar. Bahçeleri bozup üstlerine binalar konduruyorlar. Kuşadası, Bodrum, Didim gibi turistik yerlerdeki dağı taşı sitelerle dolduruyoruz. Denizleri kirletiyor, akarsuları, gölleri kurutuyoruz. Verimli arazilere fabrika kurup ağaçları kesiyor, çiçekleri yoluyoruz

Her tarafı çölleştirmeyi marifet biliyoruz. Bütün bunları uygarlaşmak sanıyoruz…

Okur-yazar olduğumuz halde kitap okumuyoruz, bir mektup bile yazmıyoruz. Ama cepli cepsiz, bol bol, yerli yersiz konuşuyor da konuşuyoruz, mesajlaşıyoruz…

Soyunarak ün yapan, nikâhsız yaşayan starlar el üstünde tutuluyorlar, sanatçı oluyorlar kolayca. Medya maymunu oluyor, daldan dala atlıyorlar. Sanat ayaklar altına alınıp gerçek sanatçılar yerlerde sürünürlerken böyleleri bir elleri yağda, bir elleri balda yaşıyorlar. Fildişi kulesine çekilmek, toplumsal olaylara duyarsız kalmak aydınlık sayılıyor. Toplumcu sanatçılara çamur atılırken suya sabuna dokunmayan kişiler tertemiz kalıyorlar.

Bu gidişle kıyamet kendiliğinden kopmayacak, onu biz koparacağız düşüncesiz ve duygusuzluğumuzla, çıkarcılığımızla, bencilliğimizle…

Erhan Tığlı

089

GÜLÜŞ Edebiyatı

EDEBİYATIMIZDA GÜLÜŞ

Gaziantep Tıp Fakültesi öğretim üyesi Profesör Doktor Yavuz Coşkun, “Çocuklarınıza sistemli olarak gülmeyi öğretin. Gülmeyi öğrenen çocuklar hayata daha olumlu bakar ve iyimser olarak büyür” diyor. Sadece çocukların değil, büyüklerin de gülmeyi öğrenmesi gerekiyor. Bu işi en iyi sanatçılar yapar. Bu yazımda şair yazarların gülmekle ilgili sözlerine, dizelerine yer vererek gülmenin önemini ve değerini vurgulamaya çalışacağım.

Molla Demirel, sevgilisine “Deli olurum sesini duymadığım/Gülüşünü görmediğim gün” diye sesleniyor. Replier, “Birlikte gülmediğimiz birini gerçekten sevemeyiz” diyor. Piercy, “Paylaşılan kahkaha erotiktir” diyerek bize dudak büktürüyor. Gardonyi, “Ben, adamı gülmesiyle ölçerim; kunduracı kahkaha atar. Bilgin sadece gülümser” deyip kahkaha atmaya karşı çıkıyor! “Şen adam güneşe benzer, girdiği yeri aydınlatır” diye Cenap Şahabettin, delilikle budalalığın farkını bakın nasıl belirtiyor: “Her şeye gülmek deliliktir; hiçbir şeye gülmemek de kuşkusuz budalalıktır.” Molier, “İnsan güldüğü kadar insandır”, Graville, “İnsan gülmesini bilen hayvandır” diyorlar. Chamfort’a göre, “gülmediğimiz günler kaybolmuş sayılır.” E.W.Wilcox çok önemli bir gerçeğe değiniyor: “Gülerseniz dünya da güler; ağlarsanız yalnız ağlarsınız.”

Maksut Koto, Beşparmak dergisinde çıkan “Sana Bulaşan En Güzel Şey, Gülmek” adlı şiirinde bakın gülmeyi nelere benzetiyor:

“gülmek, köz bir uykudan yalınayak uyanmaktır/ gülmek, mevsimi mavimsi bir düş olan martının yüreğidir/gülmek, ah ile başlayan zindanın sorgusuz güneşidir/gülmek, sana bulaşan en güzel şey… (…) gülmek, sebebsizce yeşeren bir bahar/ sanki, on üçüncü ayından başını uzatan/kasımpatı/hüznün aynasıdır gülmek”

“Yüzünüzdeki gülümseme kalbinizin evde olduğunu bildiren, ışık yanan bir pencereye benzer” diyerek gülmeyi pencereye benzetiyor Francis Benson. Gülmek bakın daha nelere benzetiliyor: “Gülmek kalbin kendi kendini tedavi için yaptığı bir ilaçtır.” J. Holland, “Gülmek, fırtınalı gökte doğan bir gökkuşağına benzer.” A. Grün, “Güleryüz altın anahtardır.” T. B. Macavlav, “Gülmek bir güneştir, insanın yüzünden hüzün ve keder kışını defeder.” Victor Hugo…

Radi Fiş’e göre “Ağlamak köleliğin, gülmek özgürlüğün ifadesidir.”

  1. Emin Değer, güneşin doğuşunu sevdalı kızların gülüşüne benzetiyor;

“Güneşin doğuşu orda her sabah/ Sevdalı kızların gülüşü gibi”

Ziya Paşa, nazik gülüşlere aldanmak gerektiğini belirtiyor:

“Yaktı nice canlar o nezaketle tebessüm

Şirin dahi kastetmesi cana gülerektir”

Edip Cansever, “Mendilimde Kan Sesleri” şiirinde gülmeyi toplumsal yönden şiirleştirmiş: “Gülmek/ bir halk gülüyorsa gülmektir.”

Şair Nedim, sevgilinin şeker gülüşüyle öyle kendinden geçmiş, sarhoş olmuş ki, kendisini zevk meclisine kadeh yapan sevgilisinin içki kadehini yarım sunmasını istiyor: “Bir şeker handeyle bezm-i şevke cam ettin beni/ Nim sun peymaneyi saki tamam ettin beni”

Yusuf Ziya Ortaç, “Gülüşü o kadar hoştu ki hele/Lebinden goncalar düresim geldi” diyor sevgilisi için. Fuzuli, sevgilisinin gülüşünü görünce ne yapacağını şaşırıyor; “Nutkum tutulur gonca-i handanını görünce” demekte kendini alamıyor. Cahit Sıtkı Tarancı, yanında sevgilisi gülünce şu dizeleri yazıyor: “İlktir hem sarhoş hem ayık olduğum/Bir gerçek içindeyim düşten güzel/ Sevdiğim gülüyor yanıbaşımda”

Ümit Yaşar, sevgilinin en çok gülüşünü seviyor:

“Ben senin en çok gülüşünü sevdim

Sevindiren, ,içinde umut çiçekleri açtıran

Unutturur bana birden acıları, güçlükleri

Dünyam aydınlanır sen güldüğün zaman”

Salah Birsel, “Kikirikname” adını taşıyan alaycı şiirinde, “Sizinki de gülmek mi a teresler/Gülünce şöyle bir sunturlu gülmeli/Bir iki üç dişleri göstermeli/Sırıtmalı değil zangır zangır gülmeli/ Yakaları kolalatmalı bir iki üç/Bir iki üç başları doğrultmalı/Boşuna değil bu öğütler inanın/Gülünce sabah akşam gülmeli/Ceketleri kavuşturmalı bir iki üç/Köşelerde değil ortalarda gülmeli//Düğmeleri parlatmalı zamanında/ Gülünce şapkalarla gülmeli/Bir iki üç sayıyla bükülmeli/Sırayla değil hep birden gülmeli/İşin bütün inceliği burada a teresler/Gülünce dişleri göstermeli” demiş, gülmenin yolunu yordamını göstermiş!

Melek Sabah Şardağ, Gül” adlı şiirinde şöyle diyor:

Gül yavrum,

Gül ki,

Unutulmuş eski bir öyküyü,

Şarkıyı anımsar gibi olsun insanlar.

Kandır doğayı gülüşünle.

Yarılıp zamansız çatlasın tomurcuklar.

Gül ki,

Başka ülkelere göç etsin

Bu kara, bu hain bulutlar.

Gökyüzü boz, sokaklar dar

Yitirilmiş ak sabahlarda

Gülüşünden başka bağlanacak ne var?

Kan, sevgileri götürüyor

Evrenin dört bucağında

Gül meleğim,

Gülüşün armağan olsun

Gülemeyen tüm çocuklara.”

Halk ozanı Hüdai, gülmekle teselli buluyor:

Varsın sormasınlar dar günlerimde

Bol günde kapımı çalıyorlar ya!

Ağlarken merhaba etmezlerse de

Gülersem selamımı alıyorlar ya!”

Ruhsati, “El yanında yıkar gider kaşını/Tenhalarda gülüşünü sevdiğim” diyor…

Manilerde de gülmek ele alınmış, bu konuda çeşitli örnekler verilmiştir. İşte birkaçı:

“Gül düğümü

Karşıda gül düğümü

Yârim buradan gideli

Kim görmüş güldüğümü

***

Bülbülüm güle karşı

Gözyaşım sele karşı

İçin için ağlarım

Gülerim ele karşı

***

Arpa buğday geç olur

Güzeller güleç olur

Güzellerin güleci

Her derde ilaç olur”

***

Gök gürlüyor derinden

Gökler oynar yerinden

Bir kerecik gülersen

Kalbim oynar yerinden”

Ben de maniye benzeterek şu dörtlüğü yazmıştım:

“Ne mutlu gül dikene

Gülene güldürene

Gülenler güle benzer

Gülmeyenler dikene”

Ethel Barrymore çok önemli bir gerçeği dile getiriyor:

“Kendi hatalarımıza gülmeyi başardığınız gün büyümüşsünüz demektir.”

William Stakel, gülmekle cennet arasında bir bağıntı kuruyor:

“Gülmeyen, gülemeyen insanlar cenneti kaybetmişlerdir.”

İhsan Oktay Anar da öyle: “Gülümseyen herkes cennete bakıyor demektir.”

Cemil Sena Ongun’a göre büyük adam kime denir bakalım:

“Denetlendiği zaman sevinen, eleştirildiği zaman gülenler büyük adam denir.”

Gülmekle ilgili atasözlerimiz de vardır:

“Kişinin avradı gezegen olursa kızı da gülegen olur.”

“Çok gülen çok ağlar.”

“Ağlayanın malı gülene hayır getirmez.”

“Her yüze gülen dost değildir.”

“Ağlaya ağlaya cennete gidinceye kadar güle güle cennete git.”

“Ödünç güle güle gider, ağlaya ağlaya gelir.”

“Son gülen iyi güler.”

“Güleriz ağlanacak halimize.”

Şarkı ve türkülerimizin çoğu ağlamaklıdır ama gülüşlü olanları da vardır:

“Gülünce gözlerinin içi gülüyor/ Kendimi senden alamıyorum.”

“Gül sen gülün olayım/ Dile kulun olayım/Çiğne yolun olayım…”

“Bir tatlı tebessümün bin vuslata bedeldir…”

“Tatlı dile güler yüze doyulur mu?”

“Sazlar çalınır Çamlıca’nın bahçelerinde/ Bir taze emel var şu kızın handelerinde…”

Ahmet Haşim gülmeyi, gülen kişileri pek sevmiyor: “Gülüş istediği kadar insanın bir üstün vasfı mahiyetinde olsun, halk nazarında gülüş hiçbir zaman gözyaşının vakar ve asaletine sahip değildir.(…) İtiraf etmeli ki gülüş ruhun asil bir faaliyeti eseri değildir. Hiç kimse kendine gülmez; güldüren diğerinin aczi, kusuru ve dalgınlığıdır ve gülen, kendinden fazla memnun olan gururumuzdur.(…)Gülmeyen bir insan ve bilhassa gülmeyen bir kadın çehresi, ilahi bir çehre olmaya yakındır.”

Ziya Gökalp ise “Gülümseme” başlıklı yazısında Ahmet Haşim’i yalanlıyor: “Gülümseme, insana mahsustur. Hiçbir hayvan gülmez.

Ben hasta ruhları ve sinirli insanları daima, yüzlerinin gülümser olup olmamasıyla tanırım. Sinirli insanların yüzleri gülmez. Gülümseme, ruhun sağlamlığı kadar, saadetin de müjdecisidir. Beşikteki çocuğun gülmeye başladığı gün, aile saadetinin tamamlandığı gündür. Çocuğun ilk mürebbisi, annesinin gülümsemesidir. Dostlar arasındaki samimiliği gösteren de gülümsemedir. Ben, milletlerin hayat kabiliyetlerini de fertlerindeki gülme ile ölçerim. Yazık ki bizde babalar, mürebbiler gülmeyi yasak ettiklerinden, münevver Türkler en az gülen insanlardır. Eski Türkler güler yüzlüydüler. Bence yapacağımız inkılâpların birisi de ‘güler yüz inkılâbı’ olmalıdır. Evet, milletimiz daima şen ve şetaretli olmalıdır.

Her işte muvaffak olmak için başlıca şart, müteşebbislerin güler yüzlü olmasıdır. Yüzü gülmeyen insanlar hiçbir işte muvaffak olamazlar. Mesela yüzü gülmeyen bir avukat en haklı davayı kaybeder. Yüzünde gülümseme bulunmayan bir aktrist, şöhret kazanamaz. Yüzü gülmeyen bir doktor, hastalarını tedavi edemez.

Bir balcı, dükkânını en iyi ballarla doldurduğu halde, gelen müşterilere hiç bal satamazmış. Bir gün, tecrübeli bir insana şikâyet etmiş:

“En iyi ballar bende olduğu halde, gelen müşteriler ballarımı beğenmeyerek gidiyorlar. Halbuki komşularımın balları iyi değildir, fakat müşterileri hiçbir zaman eksik olmuyor. Bunun sebebi nedir?”

Adam şu cevabı vermiş:

“Sen bal satıyorsun ama yüzün sirke satıyor!”

Clarissa P. Este’s, “Kurtlarla koşan Kadınlar” kitabında diyor ki:

“Gülme, kadın cinselliğinin gizli tarafıdır; fizikseldir, temeldir, tutkuludur, hayat vericidir ve bu yüzden uyarıcıdır. Jenital uyarılma gibi bir hedefi olmayan bir cinsellik türüdür. Sadece o an için, bir sevincin cinselliğidir; özgürce uçan, yaşayıp ölen ve kendi enerjisiyle yeniden yaşayan hakiki ve şehevi bir sevgidir. Kutsaldır, çünkü fazlasıyla iyileştiricidir. Şehevidir, çünkü bedeni ve onun duygularını uyandırır. Cinseldir, çünkü heyecan vericidir ve haz dalgalarına neden olur. Tek boyutlu değildir, çünkü gülme, insanın kendisi kadar başkalarıyla da paylaştığı bir şeydir. Bir kadının en vahşi cinselliğidir.”

Sevgi Soysal, “Yenişehirde Bir Öğle Vakti” romanında gülme konusunu şöyle ele almış: “Gülen adam, bir kez eli açık olur. Bu asık suratlılar, aslında cimriler soyudur. Ve çoğunluktadırlar. İşte bir gülmeyi bile esirgeyen adam, parayı haydi haydi esirger. Bu sokaktan geçen şehirli kısmının çoğu hiçbir şeyi karşılıksız yapmaz. Gülmeyi de. Ya kendisini alsın diye yavuklusuna güler, ya iyi et versin diye kasaba güler, ya terfi ettirsin diye müdürüne güler, ya oy versin diye halka güler. Böyle, karşılıksız gülmeyi bilmez. Durup dururken gülenden de kuşkulanır. Suratını asıverir, benden bir şey isteyecek diye…”

Bu konuda bir de Atilla Dorsay’a kulak verelim:

“Gülmek… Zekâmıza seslenen, aklımızı işleten, insanla doğa arasına belli bir mesafe koyan, insana kendi dışındaki her şeye karşı bir eleştiri boyutuyla bakma olanağını hediye eden… Kısaca insanı insan yapan şeylerin arasında belki de başında gelen gülme eylemidir.”

Robin Sharma, “Ferrarisini Satan Bilge” eserinde güzel öğütler veriyor:

“Gülmek ruhun ilacıdır. İçinden gelmiyorsa bile bir aynaya bak ve birkaç dakika gül. Kendini harika hissetmekten alıkoyamayacaksın. William James, ‘mutlu olduğumuz için gülmeyiz. Güldüğümüz için mutluyuzdur’ demiş. Bu nedenle güne keyifli bir adımla başla. Gül, neşelen ve tüm sahip oldukların için şükret. Göreceksin, her gün güzel armağanlar getirecek. Gülmenin gücünü hep hatırla. Müzik gibi o da yaşamın stres ve sıkıntılarına karşı mucizevi bir toniktir. Kahkaha kalbinizi açar ve ruhunuzu yatıştırır… İnsanlar yaşamı asla kendilerini gülmeyi unutturacak kadar ciddiye almamalıdırlar.”

Gülelim gülüşelim- mutluluğu paylaşalım-neşeyle zevkle coşarak güllere dönüşelim.

Gülmeyen insanın karnı tok olsa bile ruhu açtır

Gülmek, ekmek su hava gibi önemli bir ihtiyaçtır.

Erhan TIĞLI

***********390480_300387240002021_166151263425620_908378_144386648_n