Adalet Evine Dön!

ADALET EVİNE DÖN!

Sen gittin gideli ne yapacağımızı şaşırdık, dengemiz bozuldu, terazimiz eskisi gibi doğruyu iyiyi güzeli göstermez oldu. Cüzdanlılar arabalarını kolayca dağdan aşırırlarken vicdanımız seni bulmak için yayan yapıldak yollara düştü ama kötülerin engellerini aşamadı, sırtüstü yere düştü, bir türlü ayağa kalkamadı. Yardımına koşan da olmadı…

Ne olur evine dön adalet!

Sen yoksun diye herkes bildiğini okuyor, sadece ben haklıyım deyip birbirlerini suçluyor. İnsaf, merhamet, ayıp, günah gibi duygular yerlerde sürünüyor; sevgi, dostluk, hoşgörü çıkarcıların, dalkavukların ayakları altında eziliyor. Ne olursa olsun aldıran yok!

Niye sesin soluğun çıkmıyor adalet; yoksa organ mafyasının eline düştün de dalağını, ciğerini politika cambazlarına mı kaptırdın?

Evine dön adalet, evine!

“Saraylara layıksın” diyenlere sakın aldırma, kanma, siyasete alet olma, onların tatlı vaatlerine inanma ve tarafsızlıktan ayrılma da mahkemeye işimiz düştüğünde yargıç bizden mi, onlardan mı, paralelci- cemaatçi mi, cüzdanla vicdanı arasına sıkışmış mı deyip kuşkulanmayalım, korkmayalım. Her zaman, her yerde göğsümüzü gere gere dolaşalım.

Hadi ne olur aramıza dön de; paramıza, torpilimize, amcamıza, dayımıza değil, sana güvenelim, sana sığınalım, geleceğe umutla bakalım.

Erhan TIĞLI03cocuk

Advertisements

Merhaba Şiirli Bir Güzelliktir

MERHABALAR

Dostluk mangalında pişmiş sıcacık bir kestanedir merhaba

Dumanı caba!

***

İlgiyle sevgi konulur bir kaba

Eritilir bir potada

Candan bir selam olur merhaba

***

İster takım elbise giy ister aba

Yoksa içinde diyalog kurmak için bir çaba

Ne dersen de; merhaban kör sağır bir soba…

***

Kimi merhaba anadır kimi merhaba baba

Büyütür içindeki çocuğu okşaya okşaya

***

Selam vermiyor selam almıyorsan

Boşuna uğraşma

Senden ne köy olur ne kasaba!

***

Erdemle özveri el ele verir

Dönüşür merhabamız

Karanlık gecelerdeki mehtaba

***

İçtenlik kokan bir yediveren gülüdür

Gönülden gelen, bahar yeli estiren merhaba

**************************************73

ATATÜRK’ÜN ÖĞRETMENİ

ATATÜRK’ÜN ÖĞRETMENİ

Katlandı her güçlüğe öğretme aşkıyla

Kar kış demedi, rüzgâr, çamur etkilemedi

Yürüdü taşlı dikenli yollarda of demeden

İleriye hep ileriye gitmeyi düşündü yalnız

Çevirdi yüzünü doğruya iyiye güzele

Çağdaş uygarlıktı amacı

Bu amaçtan asla dönmedi

İçindeki ışık hiç sönmedi.

***

Atatürk’ün öğretmeniydi o

Yılmak usanmak yoktu defterinde

Kula kul olmak yoktu…

Erdem ve özveriye ırmak olup akardı

Bilgi ateşiyle karanlıkları yakardı

Atatürk’ün öğretmeniydi o

Yakasına direnç gülleri takardı

Yüreği Atatürk kadardı.

Erhan Tığlı

http://www.blogcu.com/erhantigli

www.erhantigli.blogspot.com

*************************

*************************14533_184489888399_762883399_2836014_3970664_n

Merhaba

MERHABA

İçtenlik ve sevgi kokan merhaba

Bir şarkıdır gönlümüzde gül açtıran

Makamı saba…

Merhaba deyip geçmeyin;

Gündüz güneşe eş olur, gece de mehtaba…

Kimi zaman ufacık bir merhaba

O kadar çok şey anlatır ki

Gelmez hesaba kitaba…

Bizden esirgenen bir merhaba

Kıyar ilgi bekleyenin canına

Öyle acı verir ki;

Gerek kalmaz cellada, kasaba…

*****

Dostlarınızı merhabanızla ödüllendirin

Aranızda meltem rüzgarı estirin998153_10152147130068350_699832456_n

Özür Dilemek

KİM KİMDEN ÖZÜR DİLEMELİ?

Son zamanlarda bir özür dileme kampanyası başladı. Daha doğrusu başlatıldı. Ermeniler bu konuda çok faaliyet gösteriyorlar, dünyayı ayağa kaldırmak istiyorlar. Neredeyse yüz yıl önce meydana gelmiş kötü olaylar sanki yeni olmuş, Cumhuriyet döneminde geçmiş gibi, ısıtılıp ortaya dökülüyor; bu olayla yakından uzaktan ilgisi olmayan ve yeterli bilgisi bulunmayan kişilerin özür dilemeleri isteniyor. Sanki özür dilenecekler sütten çıkma ak kaşık! Sanki kendileri ve de ataları hiç masumların canına kıymamışlar, durduk yerde zulme uğramışlar. O zamanki beceriksiz yöneticilerin hataları yüzünden ortaya çıkan olaylardan niçin günümüz insanı sorumlu olsun? Burada bir art niyet, kin ve intikam duygusu var. Ayrıca yüz verilince astar isteyecekleri belli oluyor…

Uzun bir suskunluk döneminde sonra Dersim olayları CHP milletvekili Onur Öymen’in “Dersim’de analar ağlamadı mı?” temalı konuşmasıyla gündeme gelmişti. O dönem tartışılan konu bu kez yine bir CHP milletvekili olan Hüseyin Akgün’ün açıklamalarıyla gündeme geldi. Parti içinde çatlağa yol açan bu açıklamayı başbakan Erdoğan fırsat bildi; 1938 yılındaki yönetimi kınayan bir özür dileyişle Dersim’i politik kavgasına alet etti. Oysa iki yıl önce Dersim katliamı için araştırma komisyonu önerisi kendileri tarafından reddedilmişti… Madem özür dilenmesi gerekiyor; Sivas, Maraş, Çorum katliamları da unutulmasın, failleri bulunamayan tüm siyasi cinayetler için de özür dilensin.

Eğer özür dilemek gerekiyorsa, sadece biz değil; önce Amerika Kızılderililerden ve zencilerden, işgal ettikleri toprakların eski sahiplerinden; Vietnam ve Irak’tan özür dilemeli. İngiltere sömürdüğü müstemlekelerinden, Almanya Yahudilerden, Yahudiler Filistinlilerden, Fransa Cezayir’den özür dilemeli…

Bu böyle sürüp gider… Onun için, gelin fıkra ve esprilerle konunun güldürücü düşündürücü yönlerine, gülünç örneklerine değinelim, biraz yüzünüzü güldürelim.

Delikanlı otobüste bir genç kıza yiyecek gibi bakıyor, bakışı ve davranışlarıyla onu rahatsız ediyordu. Kız otobüsten inince arkasından o da indi, yanına yaklaştı, “Demin sizi rahatsız ettim. Özür dilerim. Güzelliğinizi görünce ne yapacağımı bilemedim. Kusura bakmayın” dedi. Kız hiç sesini çıkarmadı, yürümeyi sürdürdü. Delikanlı bu sefer, “Beni affetmeniz için bir şey yapmalıyım. Yoksa içim rahat etmeyecek. Gelin size yemek ısmarlayayım” diye konuştu. Kız onu başından savmak için, “Karnım tok” dedi.

“Öyleyse şu kafeteryada bir şeyler içelim. Kendimi size muhakkak affettirmek istiyorum. Gece uykum kaçar sonra” diye üsteledi genç.

Kız baktı ki olmayacak, “Tamam. Sizi affettim. Özrünüzü kabul ettim. Peşimi bırakın da gidin artık” dedi ama delikanlıdan kurtulamadı gene de.

“Lafla olmaz bu iş, dedi. Size bir hediye almalıyım. Bakın çiçekçide güzel çiçekler var. Hangi çiçeği seviyorsanız söyleyin de ondan alıvereyim.”

Kız dayanamadı, oradan geçen bir taksiye atlayıp gitti. Böylece gencin özür dileme hevesi kursağında kaldı. Taksinin arkasından bakakaldı…

***

Geçenlerde bir sinemaya gittim. Filmin birinci yarısını seyrettikten sonra verilen arada dışarı çıkanlardan bazıları film tekrar başlayınca, karanlıkta önlerini göremeyip oturanların ayaklarına basa basa yerlerine geçmeye çalıştılar. Yer arayanlardan biri kulağıma eğildi, “Demin ayağınıza bastım mı?” diye sordu. Ben “evet” deyince karısına döndü, “Gel Rebeka! Yerimiz bu tarafta” diye seslendi. Kadın ayağıma basarak yerine geçti. Öfkeyle, “Demin sorunca özür dileyeceksiniz sandım dedim. Adam zeytinyağı gibi üste çıktı, “Siz bizden özür dileyin” diye konuştu. Hayretle, “Niye?” diye sordum. “Tarihi okursan anlarsın!” demesin mi! Adlarından onların Ermeni olduklarını anlayan arka sıradaki biri, “Siz Azerilerden özür dilediniz mi?”diye bağırdı. “Kendi yaptıklarınızı unutmayın. Konsoloslarımızın ne günahı vardı?” diye sordu öteden bir başkası. Üç beş seyirci, “Susun da film seyredelim. Biz buraya tarih okumaya değil, film izlemeye geldik” demeseydi iş daha da uzayacak, fenaya varacaktı…

****

Saf bir er varmış. Kendisinden daha kıdemli olan asker arkadaşları hem alay eder hem de tüm angaryaları ona yaptırırlarmış. Günlerden bir gün yaptıklarından pişman olmuşlar, bu saf erden özür dilemişler. “Bizi affet. Yaptıklarımıza pişman olduk. Söz veriyoruz. Bir daha seninle dalga geçmeyeceğiz” demişler. Bizimki sevinmiş, “Ben de bundan sonra, size getiriverdiğim kahvelerin içine tükürmeyeceğim” demiş…

****

“Özrü kabahatinden büyük olmak” diye bir deyim vardır. Bilmem duydunuz mu?

Padişah bu deyimin nasıl bir şey olduğunu merak etmiş ve İncili Çavuş’a:

“Öyle bir şey yap ki, özrün kabahatinden büyük olsun” demiş.

Aradan birkaç gün geçmiş. İncili Çavuş, Padişah pencereden dışarı bakarken arkasından yanına yaklaşmış ve ona bir çimdik atmış. Padişah hiddetle, “Bu ne hal?”diye sorunca da, “Kusura bakmayın efendim. Özür dilerim. Sizi hanım sultan sandım” demiş.

Buna benzer şöyle bir fıkra daha vardır:

Saray muhafızlarından biri, pencereden dışarıya bakmakta olan Çariçe Katerina’yı saray hizmetçilerinden biri sanmış, kalçasını çimdiklemiş. Onun kim olduğunu anlayınca da korkuyla titreyerek, “Özür dilerim. Kalbiniz de kalçalarınız kadar sertse yandım!” demiş. Bu söz çariçenin çok hoşuna gitmiş ve onu saray muhafızlarının komutanı yapmış.

****

Bu dünyada kimi bedensel özürlü kimi zihinsel özürlüdür. Kibar ve nazik kişiler yaptıkları en küçük bir hatadan dolayı bile özür dilerler. Böyle biri yolda giderken ayağı eski bir lambaya takılır. Lambanın içinden çıkan dev, “Dile benden ne dilersen” diye bağırır. Bizimki boynun büker, “Özür dilerim efendim!” der. Özür dileme özürlüleri ise kimseden özür dilemezler. Onlar her zaman ve her yerde haklıdırlar. Bir de özür kabul etmeyenler var. Böylelerine, “kusura bakma” dersin, “Ben sünnetçi miyim, kusura bakacak” derler. “Af edersin” dersin, “Af edersem bir daha yaparsın” diye alayla gülerler…

Bu dünyada en çok özür dilemesi gereken kimdir acaba hiç düşündünüz mü?

Sizi bilmem ama bence politikacılardır bu sorunun yanıtı. Ama onlar özür dilemeyi sevmezler. Bu yazıyı yazarken, Milliyet gazetesinde, Hurşit Güneş imzalı “Özür Diliyorum” yazı gözüme çarptı. Yazar yazısına, “Özür dilemek bir erdemdir. Ama erdem kazanmak için kabahatin bariz olduğu bir konuda özür dilemek doğru olur” diye başlıyor yazısına. Şöyle bitiriyor: “Ekonomi kötü durumdaysa, İMF’den çok onun güdümüne gren hükümet sorumlu olur. Özür dilemesi gereken de odur. Kimden mi? Tabii bizden değil. Yani halktan.

Demokrasilerde halktan özür dileyen hükümet ne yazık ki pek olmaz. Kabahatli bile olsa! Ama bugünlerde birçokları kendisinin kabahatli olmadığı acılardan özür dilediğine göre, ben de ekonomik durumdan dolayı özür dileyeyim, olsun bitsin…”

Yazarımıza uyarak diyorum ki ben de; Aydın bir kişi ve şair yazar olarak biz de özür dilemeliyiz halkımızdan. Kısır çekişmelerle oyalandık, vakit kaybettik. Lafla peynir gemisi yürütmeye kalktık. Gül ve bülbül masallarıyla uyuttuk onları, dikkatlerini başka yöne çektik. Bunlar yetmemiş gibi, soyut, içi boş sözler ve imgelerle, anlamsız yazılarla şiirlerle düşüncelerini, duygularını bulandırdık. Kısacası kandırdık…

Hadi gelin el ele verelim, geçmişi bırakıp geleceğe bakalım; doğruya iyiye güzele koşalım; kimsenin kimseden özür dilemek zorunda kalmayacağı bir dünya kuralım.

Erhan TIĞLI

1535632_10152064314953350_1553410685_n

Dileğimdir

DİLEĞİMDİR

Doğanın güzelliklerini özümse, bir tablo yap da duvarına as

Uğramaz o zaman semtine ne keder ne de yas

Başının üstünde taşı eşini dostunu

Onlar öyle ak pak eder ki benliğini

Kalmaz gönül evinde hiç kir ve pas…

Rabbena hep bana, deme;

İçtiğin mutluluk şerbetinden bize de ver bir tas

Aman yaş tahtaya basma da kaç yaşına basarsan bas!

936014_600998843283026_544469136_n

Eşeğin Kabahati

EŞEĞİN KABAHATİ

Önce şu haberi bir okuyalım bakalım:

“Turgutlu Çiftçi Malları Koruma Başkanlığı, uyurken yakalanan bekçiyi cezalandırdı.” Cezası neymiş biliyor musunuz? “Motosiklet yerine eşeğe binerek devriye gezme cezası…”

Eşeğin üstünde gazetecilere poz veren bekçi, “Hata yaptım, cezamı çekiyorum” diyor! Görevini ihmal eden bekçi ama cezayı çeken zavallı eşek… Böyle ceza mı olur? Eşeğin suçu ne? Atasözümüze göre “Akılsız başın cezasını ayaklar çeker.” Kendisi efendi olması gerekirken başına efendi geçiren, o efendiye kayıtsız şartsız itaat eden kişiler de buradaki eşek gibidirler. Ne kadar ah vah etseler boşunadır…

Geçenlerde de Milaslılar bir yürüyüş yaptılar. Pınarcık köylüleri, iki hafta önce eşek soyunun haklarını savunmak için Ankara’ya gitmişler. Nedeni de şu: Anadolu eşeğinin nesli tükeniyormuş. Resmi kurumlarca tanınmadıkları için diğer kaybolma tehlikesi bulunan çiftlik hayvanlarına verilen teşviklerden yararlanamıyorlarmış…

Dört ayaklı eşekler azalsa da iki ayaklılar çoğalıyor. İnanmazsanız çevreyi kirleten, doğayı mahveden, erdem ve özveri nedir bilmeyen eşeklere bakın bir kere.

Kimin yazdığı belli olmayan “Eşekname” başlıklı bir şiirde şu taşlama yapılıyor:

“İki kadife yaprak ve upuzun kulaklar

İçlerinde dünyanın binbir sırrını saklar

Dolaşır çayırlarda, yaslanır çimenlere

Bir musiki üstadı tıkır tıkır ayaklar

Onundur adaların hoppa süvarileri

Yaz gecesi sardı mı çamlıkları sıcaklar

Sırmalı semerinden uzanıp iki yana

Sarar o ince beli beyaz esmer bacaklar

Gözleri düşünceli, başı daima eğik

Neler düşündüğünü fısıldamaz dudaklar

Ara sıra şeytana uyup da anırınca

Sırtında tepesinde hemen kamçılar şaklar

İnsana eşek diyen cahillere sormalı

Acep kimin lehine aramızdaki farklar?

Bence hayatı sorup ondan öğrenmelidir

Şu akıllı yaratık dediğimiz ahmaklar.”

Söz eşekten, eşeklikten açılmışken bu konuda birkaç fıkra anlatalım. Eşek fıkraları ve öyküleri pek boldur. Ben “Arkadaşım Eşek” (Eğitim yayınları) adlı kitabımda epeyce eşek fıkrası, öyküsü anlattım. O yüzden hepsine yer vermiyorum. Ders verici olanlardan söz edeceğim. Bektaşi eşeğine binmiş gidiyormuş. Bir arkadaşı onun eşeği olmadığını bildiği için, muzip bir gülüşle “Biraderin mi?” diye sormuş. Sorudaki iğnelemeyi anlayan Bektaşi şöyle demiş; “Hayır. Pederin!” Böylece eşek üzerinden karşılıklı taş atmışlar birbirlerine…

Eşeği düğüne çağırırlar. Eşek hemen semerini, kolanını aramaya başlar.

“Orada semeri, kolanı ne yapacaksın?” diye sorarlar.

Eşek acı bir gülüşle, “Beni düğüne boşuna çağırmazlar. Muhakkak bir şey taşıtacaklardır” der. Eşek düğün sahiplerinin niyetini anlamış ama politik düğüncülerin niyetini anlamayan iki ayaklı eşekler çoktur bu dünyada!

Hoca eşeğinin ipi elinde giderken iki hırsızdan biri Hocayı lafa tutmuş, diğeri eşeğin yularını kendi başına geçirip eşeği bir arkadaşına teslim etmiş. İş tamam olunca birinci hırsız Hocaya veda edip gitmiş. Hoca evine gelince eşeğinin yerinde bir adam görüp şaşırmış. “Sen nereden çıktın, hani benim eşeğim?” diye sormuş. Adam boynunu bükerek;

“Ben insandım ama öyle bir suç işledim ki Allah beni eşek yaptı. Ancak çok değerli bir kişiye hizmet edersen seni tekrar insan haline getiririm, dedi. Sizin gibi yüce bir kişinin hizmetine gık demeden koştuğum için eşeklikten kurtuldum” diye konuşmuş.

Hoca bu söze inanmış ve adamı salıvermiş. Bir süre sonra kendine yeni bir eşek almaya çarşıya gittiğinde orada eşeğini görmüş. Hemen kulağın eğilerek:

“Gene ne eşeklik yaptın da buralara düştün, sen eşeklik yapmadan duramaz mısın?” diye sormuş.

Çevreyi sorumsuzca kirletenlere, eşek şakası yaparak herkesi rahatsız edenlere bakıyorum da bu soru geliyor aklıma nedense…

Yaşlı bir Bektaşi babası çarşıdan geçerken herkes kendisiyle alay edermiş. Bektaşi bir gün dayanamamış ve yüksekçe bir yere çıkarak avazı çıktığı kadar “Eşekler!” diye bağırmış.

Çarşı esnafı ne var ne oluyor diye oraya koşmuşlar. Bektaşi toplananlara bakarak “Amma da çokmuşsunuz ha!” demiş ve çekip gitmiş. Ne dersiniz, haklı mı?

Erhan TIĞLI

www.erhantigli.blogspot.com

************************3 11 2014 - 1