Tepedelen Ali Efe

TEPEDELEN ALİ EFE

 

            Kız kardeşimin öğretmenlik yaptığı köye gitmiştim. Kahvede köylülerle konuşmaya başladım. Çevre hakkında birkaç soru sorduktan sonra, “Köyünüzün adını duyuran ünlü bir kişi var mı?” diye sordum. Acı bir gülüşle “Ünlü kişinin buralarda ne işi var? Onların hepsi şehirde yaşar. Burada okuyanlar bile, müdür amir gibi büyük bir şey olunca hemen kapağı oraya attılar ve bir daha semtimize bile uğramadılar” diye içlerini çektiler.

            Köşedeki kır bıyıklı biri, “Ne işleri böyle yerlerde?” diye başını salladı.

            Yanındaki saçı dökük, beli bükük yaşlı adam, “Bundan on yıl önce köyümüzün adı duyuldu” diye lafa karıştı, “Ne oldu da duyuldu adınız?” diye yanına sokuldum.

            “Bir köylümüz iki kişiyi yaraladı, iki kişiyi de vurdu. Günlerce yakalanmadı. Gazeteler ‘Sinekli köyü canavarı’ diye resimlerini bastılar…”

            Gülmemek için kendimi zor tuttum, “Demek adınız böyle duyuldu ha?”

            O sırada kahvenin önünden yaşlıca biri geçiyordu. El edip çağırdılar, “Koreli! Nereye gidiyorsun böyle?Bak bu arkadaş köyün ünlü kişisini soruyor. Sen bir zamanlar ünlü değil miydin? Gel de anlat nasıl ünlü olduğunu, ne yaptığını” diye bağırdılar.

            Koreli dedikleri adam, “Gidin işinize be!Dalga geçmeyin!” diye cevap verdi. Gitmeye davrandı.

            “Koreli” dedikleri kişiye baktım. Tipi, konuşması hiç de Korelilere benzemiyordu. Acaba bir Türk kızıyla evlenip köye yerleşmiş, daha sonra da Türkleşmiş miydi?

            “Arkadaşa niye Koreli diyorsunuz? Kore ile ne ilgisi var?” diye sordum.

            “Kore’ye gitmiştir de ondan böyle diyoruz. Asıl adı unutuldu.”

            “Oraya çalışmaya mı gitti?”

            “Hayır, çarpışmaya gitti.”

            “Çarpışma mı, ne çarpışmasıymış bu?”

            “Senin yaşın küçük, pek bilmezsin. Bir zamanlar hükümet Amerika’ya yaranmak için Kore’ye asker gönderdi. Bu da onlardandır.”

            Adamı yanıma çağırdım, “Gelin de anlatın biraz. Orada neler yaptınız, nasıl çarpıştınız? Yaralandınız mı, başınızdan neler geçti?”

            Koreli, “Çok merak ediyorsan gel eve gidelim de orada konuşalım. Burada rahat edemeyiz” diye el etti.

            “Tamam” diyerek yanına gittim.  Birlikte yürümeye başladık.

            Yolda, “Seni ayağıma çağırdım, kusura bakma, dedi. Kahvede birkaç zevzek var. İkide birde lafa karışırlar, muhabbetimize limon sıkarlar. Hem evde benden daha ünlü biri, babam var. Biraz da ondan çağırdım seni evimize.”

            Bir süre sonra evlerine gelmiştik. Koreli beni bir koltukta oturan çok yaşlı bir adamla tanıştırdı. “Ben Kore’ye gittim ama orada pek çarpışmadım” diye söze başladı. “Gittiğimde savaş bitmişti. Bizi savaş meydanlarında, orada burada dolaştırdılar, sonra da geri gönderdiler. Ama bunu bilmeyen ahali bizi kahraman gibi karşıladı. Evimize kadar omuzlar üstünde getirildik. ‘Yahu ben bir şey yapmadım’ diyecek oldum. Muhtar ağzımı kapadı. ‘Bunlara kahraman lazım. Bırak, senin sayende övünsünler, bizim de bir kahramanımız var diye sevinsinler’ dedi. Ben de sesimi çıkarmadım.”

            “Şu işe bak” diye dudak büktüm. Babasının ünü hakkında bilgi istedim.

            “Babam eski efelerdendir” diyerek çok yaşlı adamın kulağına eğildi, “Anlat bakalım Ali Efe, arkadaş senin nasıl efe olduğunu, neler yaptığını merak ediyor” diye bağırdı.

            Adam sevinçle yüzüme baktı, sanki daha önceden bu konunun sorulmasını bekliyormuş gibi, “Anlatırım tabii” diyerek genzini temizledi, söze başladı:

            “Yunanlı köyümüze geldiği zaman daha önceden fişlediği, başına iş açabilecek benim gibi kişileri topladı, ıssız bir yere götürdü, ellerimize birer kürek verdi, ‘Kazın bakalım’ dedi. Hepimizde şafak attı. Birbirimizin yüzüne dudak bükerek baktık. Yanımda duran Rafet, ‘Daha anlayamadınız mı? Bunlar bizi öldürüp gömecekler, mezarımızı da bize kazdırıyorlar! Diye fısıldadı. Bir Yunan askeri dipçiğiyle Rafet’i dürttü, ‘Çeneni tut da işine bak!’ diye bağırdı. Toprağı kazmaya başladık. Topçuların Fevzi dayanamadı, korkuyla ‘Burayı niye ka…kazıyoruz?’ diye kekeledi. Bir Yunan askeri, ‘Tohum ekeceğiz’ dedi. Hepsi de güldü. Fevzi ‘Ne tohumu?’ diye sormaz mı! ‘Ne tohumu olacak? Türk tohumu’ diye kahkaha attılar. Rafet kulağıma eğildi, ‘Tam gevşemişlerken fırsatı kaçırmayalım, kaçmaya çalışalım. Nasıl olsa öyle de öleceğiz böyle de. Hiç olmazsa kurtuluş umudumuz olur’ diyerek askerlerin yüzlerine toprak attı, ben de küreğimi savurup koşmaya başladım. Askerler kısa bir şaşkınlık geçirip gözlerine kaçan toprakları temizlediler, tüfeklerini ateşlediler. Kurşunlar sağımızdan solumuzdan vızır vızır geçiyordu. Arkama bakmadan koşmaya devam ettim. Ne kadar koştuğumu bilmiyorum. Nefes nefese kalmıştım. Bir süre daha koştuktan sonra yoruldum, kendimi bir mısır tarlasına atıverdim. Arkamdan gelen yoktu. Rafet’i de göremeyince, vuruldu mu, yoksa başka bir tarafa mı gitti, diye düşündüm. İnşallah vurulmamıştır, diye dua ederek tekrar koştum. Geri dönüp bakmaya kalksam yakalanabilirdim. Oradan iyice uzaklaşmıştım ama bununla yetinmedim. Gündüz uyuyup gece yürüyerek iki gün daha yürüdükten sonra pes ettim. Hayvan damı gibi bir yer görünce hemen içine girdim, samanların arasına saklanıp yattım. Görünmemek için üstümü samanlarla örttüm. Dalmışım. Aradan kaç saat geçti bilmiyorum, bir çığlıkla uyandım. Samanların arasından ne var, ne oluyor diye şöyle bir baktım. Izbandut gibi bir herif, 14- 15 yaşlarındaki bir kızın üstüne abanmış, ona tecavüz etmek istiyor, kız ise yaralı bir kuş gibi çırpınıyordu. Kız yalvardıkça herif kahkahalarla gülüyor, onun ağlamasına aldırmıyordu. Bu canavarlığa daha fazla dayanamadım, ne olursa olsun diyerek yavaşça ayağa kalktım, orada bulduğum iri bir taşı herifin kafasına bütün gücümle indiriverdim.”

            Yaşlı adam burada durdu, derin bir nefes aldı, yüzündeki terleri sildi, yutkundu, bir bardak su içti. O anın heyecanını yaşadığı belliydi. Taşı nasıl vurduğunu elleriyle de anlatmaya çalışıyor, kafasını sallıyordu.

            “Sonra ne oldu?” der gibi yüzüne baktım. “İsterseniz devam etmeyelim” diye elini tuttum. İtiraz etti, “Hayır, anlatacağım” diye bağırdı. “Bir dahaki gelişinde beni burada bulamayabilirsin. Zaten bir ayağım çukurda. Gerisini merak etmiyor musun?”

            “Ediyorum tabii ama sizi yormak istemiyorum” dedim.

            “Yorulmak mı, ne yorulması? Eski toprağız biz! Hem az kaldı.”

            “Sizi dinliyorum öyleyse.”

            Yaşlı adam öksürdü, sonra konuşmasına devam etti:

            “Adam kıpırdayamadı bile. Kafası yarımlı, taş beynine gömülmüştü. Kız sevinçle boynuma sarılıyor, ellerimi öpüyordu. Tam o sırada herifin adamları içeriye doluştular, onun öldüğünü görünce, bunu sen mi yaptın der gibi yüzüme baktılar. İçimden bir eyvah çektim. Şimdi yandım işte, diye düşündüm. Bu adamlar beni sağ bırakmazlar. Ama o da ne? Adamlar ellerime sarıldılar, ‘Bunu yapmayı çoktandır düşünüyorduk, korkudan yanına yaklaşamıyorduk. Aferin sana! Herkes yaka silkiyordu kendisinden. Efe geçinirdi ya, çalı kakıcının biriydi. Irza, namusa, cana, mala kıymaktan zevk alırdı” diye konuştular.

            ‘Bundan sonra efemiz sensin’ diyerek eşkiyanın silahını bana verdiler. O günden sonra adım Tepedelen Ali Efe oldu. O herifin pis kanından başka kimsenin kanını dökmedim. Yalnız, o herifi hakladığım kanlı taşı yanımda gezdiriyor, zalimlik edenlere göstererek, ‘Bununla o eşkıya gibi kafanızı ezerim ha!’ diyerek yola getiriyordum hepsini.

            Bir süre sonra dağdaki efelere Yunanlıyla savaşmak için çağrı geldi. Bu çağrıya hemen uydum, birçok cephede kurşun attım. Kurtuluş sonrasında yüzümün akıyla köye geri döndüm.”

            Yaşlı adam sözlerini burada bitirdi. Kurtuluş savaşında yaptıklarıyla ilgili bir şey söylemedi. Alçakgönüllülükle başını öne eğdi, “Her Türk gibi vazifemi yaptım sadece. Anlatmaya değmez” diye konuştu. “Arkadaşınız Rafet hakkında bilgi alabildiniz mi, kaçabilmiş mi?” diye sordum. Üzüntüyle içini çekti başını salladı,

            “Ne yazık ki kaçarken vurulmuş. Sağ kalsaydı benden daha çok hizmet edebilirdi vatana, millete. Ben onun sayesinde ayakta kaldım, yoksa ölüp gidecektim diğerleri gibi. Asıl kahraman ben değil odur” dedi.

            Oradan ayrılırken yolda gençlerin öbek öbek toplandıklarını gördüm. Kimisi bir pop sanatçısını dinliyor, kimisi de televizyondan topçuların maçını seyrediyordu…

            Eski çamlar bardak bile olamamış, meydan popçularla topçulara kalmıştı.

            Şimdiki kahramanlar onlardı artık!

ERHAN TIĞLI

*************Resim

Taşın hası

TAŞIN HASI…

 

Burası köprübaşı

Sevdanın yoktur yaşı

Kafanı kullanmazsan

Dinmez gözünün yaşı

            *

İnsanım diyenlerin

Aşktır ekmeği aşı

İyilere kalkan ol

Dostlarına gül taşı

            ***

 Erdemli olan kişi

Avutur derdi yası

Gider zalimi vurur

Atılan taşın hası

 

Erhan TığlıResim

İbretlik Bir Öykü

ARTIK YİYEBİLİRİZ!

 

Emin bey eve bir teneke peynirle geldi. Kapıcıya taşıttığı tenekeyi mutfağa koydurup karısına seslendi; “Hanım, gel bak ne aldım.”

Kadın “Neymiş o? Sen pek bir şey almazdın. Ne oldu, hangi dağda kurt öldü?” diye dudak bükerek kocasının yanına geldi. Tenekeyi görünce, “Ne bu?” diye sordu.

Adam gülerek; “Teneke peyniri aldım. Büroya biri getirmiş. Tattım baktım, beğendim. Sen de beğenirsen bir teneke daha alırız. Fiyatı çok ucuz.” Dedi.

Kadın sevineceğine yüzünü buruşturdu.

“Gazetede okumadın galiba. Teneke peynirleri zehir saçıyormuş. Kaç kişi zehirlenmiş. Onun için böyle şeyleri bilmediğin yerlerden almamalı.”

Erkek kuşkuyla karısının yüzüne baktı:

“Adamın bende adresi var. Eğer öyleyse hesap sorarım” diye başını salladı.

Kadın küçümseyen bir bakışla, “Biz zehirlenip öldükten sonra kim soracak o hesabı?” diye sordu. “Hem, iş işten geçtikten sonra neye yarar hesap kitap?”

Adam düşündü, “Haklısın” diye içini çekti. “Zehirli olup olmadığını anlamaya çalışmalı. Test edilip onaylanmalı.”

Kadın alayla güldü:

“Nasıl olacak o?” diye konuştu. “Laboratuarda inceletmeye kalksan bir de oraya para vermen gerekir. Hem sonuç da hemen belli olmaz. İşin yoksa bekle Allah bekle!”

Adam biraz daha düşündükten sonra; “Buldum!” diye bağırdı.

“Apartmanın bahçesi kediden köpekten geçilmiyor. Onlara veririz. Sonuç

 ertesi gün hemen belli olur. İçimiz rahat eder.”

Kadın öfkeyle, “Sen ne yapıyorsun, delirdin mi?” diye bağırdı. “Şimdi kediler köpekler insanlardan daha değerli. Zavallı hayvanları zehirlediler diye bütün hayvan severler üstümüze saldırırlar. Ondan sonra ayıkla bakalım pirincin taşını.”

“Biz vermeyiz, kapıcıya verdiririz.”

“O daha tehlikeli ya. Adam, ben emir kuluyum. Ver dedi, verdim der, işin içinden sıyrılır. Biz mahkeme kapılarında sürünürüz.”

Adam sevinçle ellerini çırptı, “Kapıcının kendisine veririz o zaman. Yüzüme öyle bakma. Onların mideleri sağlam olur. Bir şey olursa özür diler, böyle olduğunu nereden bileyim? Tenekeyi taşıyıverdiğin için seni ödüllendireyim dedim, derim. Tehlikeli bir durumla karşılaşırsak midesini yıkatır, kustururuz.”

Karısı onu onayladı, “Bak o olur” dedi. “Ben de geçen yıl aldığım zeytinden hoşlanmamış, kuşkulanmıştım da kapıcı seve beğene yedi, teşekkür etti.”

Tenekeyi açtılar, büyük bir parça keserek kapıcıya verdiler.

Adam da her ihtimale karşı bürodaki hizmetliye de tattırmak için bir parça peynir daha kesip paket yaptı, iş yerine götürdü.

Ertesi günü iple çektiler.

Erkek işe gitmişti. Kadın kapıcıyı çağırdı, “Ne oldu, nasılsın, bir şeyin yok ya?” diye sordu. Kapıcı, hanımın halini hatırını sormasına sevindi:

Yüz bulup astar istercesine kadının yüzüne baktı, “İyiyim hanımım. Siz nasılsınız?” diye sordu. Kadın iyiyim der gibi başını salladı, “Dün verdiğimiz peyniri yediniz mi, nasıl buldunuz? Beğenmişsinizdir inşallah!” diye konuştu.

“Beğenmek de söz mü? Bayıldık. Çoluk çocuk yedik.”

“Bir şey olmadınız değil mi?”

“Ne olalım?” diye sordu kapıcı, “Memnun olduk tabi.”

Kadın, kapıcıyı savdıktan sonra hemen kocasına telefon etti:

“Merak etme. Kapıcı ailesine bir şey olmamış. Artık hiç kuşkulanmadan yiyebiliriz” dedi. Kocası, “Burada da merak edilecek bir şey yok. Hizmetlimiz de yedi, ona da bir şey olmadı. İstersen bir teneke daha alayım o peynirden” diyerek karısının yüreğine su serpti.Resim

Ömrün Baharıdır Gençlik

ÖMRÜN BAHARIDIR GENÇLİK

 

Gençlik ömrün baharıdır

Genç güzelliklere konan kelebek ve arıdır

Kavak yelleri eser başında, çiçeği burnundadır

Evrenimizin gülen ayvası ağlayan narıdır

Çevresini yeşerten, gürül gürül akan sevda pınarıdır

Ama yaşlılar küçümser onu

Acemi çaylak, toy derler, dudak bükerler

Sonra da vatanın kurtuluşunu gençlerden beklerler!

Cumhuriyet gençliğe emanet edilmiştir

Bağımsızlığımızı korumak onun görevidir

Öyleyse bu zinde kuvvete yaşamak

Haram edilmemelidir…

                        **

Bir kişi, Atatürk’ün dediği gibi, “genç fikirli” değilse

İsterse yirmi olsun yaşı

Tüm benliği uykudadır.

Yaşa başa bakma, görünüşe aldanma

Gençlik düşünce ve duygudadır

Genç her zaman ve her yerde ayaktadır

Gerilik, kötülük, çirkinlikle savaştadır!

 

Not: Gençlik Bayramı duyguda düşüncede hep genç kalanların, vatan-millet aşkı ile yananlarındır. Kültür ve uygarlık meşalesine ateş taşıyanların; her zaman, her yerde Atasına layık olanlarındır! Bu bayram yurtta ve dünyada barış içinde yaşayanların; ırk, din, mezhep, dil ayrımı yapmayanlarındır. Pasif, aciz, tembel, miskin, geri kafalı kişi yaşça genç olsa bile genç sayılmaz, bayram kutlamaya hak kazanmaz!Resim

KARA…

Kiminin yüzü kara kiminin vicdanı

yüzü kara olan zor doyurur karnını

vicdanı karanın toktur midesi ve cüzdanı

***

Kiminin karası kömür karasıdır

kimi de yüz karası ve de vicdan fukarası!Resim

Taşlı Gerçekler

TAŞLI GERÇEKLER

 

Gerçekçi geçiniriz

Söyleyene kızarız

Bozuk çeşme örneği

Gece gündüz damlarız

İyilerin değerini

Öldükten sonra anlarız

            ***

Gerçekleri bağlarız

Yalanları salarız

Bizde âdet böyledir;

Hem öldürür hem ağlarız!

            ***

Gerçeğin şerbeti acı

Yalanın şarabı tatlı

Gerçek zor yürür yolda

Yalanın atı kanatlı

            ***

Cüce gönüllü dağlarız

Suyu kalmamış bağlarız

Yaşadığımız yalandır

Ölüye dönmüş sağlarız

Erhan Tığlı

*********

 Resim

ŞİİR ANNE

ŞİİRLERLE ANNE- ŞİİR ANA

 

            Şiir anamız şiirlere konu olmuş, ozanların diliyle şiirleşmiştir. Namık Kemal bir şiirinde vatanı anneye( mader) benzeterek, “Düşman dayamış vatanın bağrına hançerini/ Yok imiş kurtaracak bahtı kara maderini” diye feryat ediyor. Atatürk bu şiirdeki “yok imiş” sözcüklerini silmiş, “bulunur” yazmış ve bulunabileceğini kanıtlamıştır. Namık Kemal bir başka şiirinde ise valide sözcüğünü kullanmıştır: “Cümlemizin validemizdir vatan/ Bastı düşman göğsüne biz sağ iken.” Eskiden ana sözcüğü kaba görülmüş, onun yerine Farsçadan alınan mader, Arapçadan alınan valide sözcükleri kullanılmıştır. Bugün mader diyen yok ama valide sözcüğü kimi yerlerde kullanılıyor. Anne, ana sözcüğünün İstanbul ağzında kullanılış biçimidir. Kaynana sözcüğü kayın ve ana sözcüklerinden meydana gelmiştir.

             Ana: Sunar şefkat pınarını çocuklarına, içsinler diye kana kana. Zamanında değerini bilemezsek, arar dururuz içimiz yana yana. Eksikliği yaradır yürekte, varlığı can katar cana. Özveri ve erdem anıtıdır, sevgi bahçesinden çiçekler sunar yavrularına.

            Odur elimizden tutan, arkamızda kale gibi duran, önümüze düşüp yol gösteren, kucağında gezdiren, emziren, sırtına bindiren, avutan, üzüntüden kurtaran, uyutan uyandıran.

            Barışta güvercindir ama savaşta kartal kesilir, alır kanatlarının altına çocuklarını, korur her türlü tehlikeden, tatlı bir meltem estirir mutluluktan yana. 

           Hasta olduğumuz zaman bizi iyileştirmek için çırpınır. Fazıl Hüsnü Dağlarca, “Ağır Hasta” şiirinde bir çocuğun ağzından şöyle diyor: “Üfleme bana anneciğim korkuyorum,/ Dua edip geceleri/…/Gözlerim örtük fakat yüzümle görüyorum,/ Ağlıyorsun, nur gibi./ Anneciğim, büyüyorum ben şimdi,/Büyüyor göllerde kamış/Fakat değnekten atım nerede,/ Kardeşim su versin ona, susamış.”

            Şükran Kurdakul, “Dönüş” adlı şiirinde, “İşte hatıralar meyvesi bahçe/Geçmiş ıstırabın neşesi evim./ Kıbleye doğru açılan pencere/Dualarını senden geçirdi anneciğim” diye yazıyor. Necip Fazıl Kısakürek, “Anneciğim” şiirinde annesine şu dizelerle sesleniyor:

            “Ak saçlı başını alıp eline

            Kara hülyalara dal anneciğim.

            O titrek kalbini bahtının yeline

            Bir ince tüy gibi sal anneciğim.

                        ***

            Sanma bir gün geçer bu karanlıklar,

            Zulmetin ardında yine zulmet var,

            Çocuklar hıçkırır, anneler ağlar,

            Yaşlı gözlerinle kal anneciğim.

                        ***

            Gözlerinde aksi bir derin hiçin,

            Kanadın yayılmış çırpınmak için,

            Bu kış yolculuk var diyorsa için

            Beni de beraber al anneciğim.”

            Ali Yüce, “Görgü Tanığı” şiirinde annesizliğin acısını bir çocuğun dilinden anlatıyor:

            “Küçücük bir sabah/ Bir çocuk sabahıydı/ Anam olmadığı için/Oyuncağım uyandırdı beni/…/Ak bir uyku olmuştu ölüm/ Anamın kara gözlerinde/…/Babamı amcalar vurdu/Ağabeyler öldürdü ağabeyimi ablamı/ Kendi kendine öldü anam/ Onu hiç kimse öldürmedi/Ben anama küsüm yargıç amca/ Ölürken beni öpmedi”

            Yahya Akengin, “Bir gurbet dönüşü içilen çayda/ bin yıllık huzuru demlemiş annem” diyor. Âşık Geylani annesinden aldığı mektubun sevincini şiirli bir mektupla dillendiriyor:

            “Güzel anam, mektubunu almışım/ Sevgi dolan ak kâğıda merhaba/ Sevincimden bayılmışım kalmışım/ Selam olan her satıra merhaba/ Mektubunda huzur gördük, naz gördük/ Neşe gördük, sevinç gördük, haz gördük/ Kara kışta bahar ile yaz gördük/ Çiçek kokan, gelen zarfa merhaba./…/Derde ilaç analara söz yoktur/ Başa taçtır, ondan sıcak köz yoktur/ Herkes muhtaç, bağrı yanık öz yoktur/ Ana diye yanan kula merhaba./ Dilim yetmez varlığını öveyim/ Kar fırtına, kara kışta geleyim/ “Ana gibi yâr olmaz” diyeyim/ Resim salan, düşen yola merhaba.”…

            Kemal Köksal, “Anne Sevgisi” şiirinde, “Saçları ipek/ Gönlümde çiçek/ En güzel gerçek/ Anne sevgisi/ Acısı baldan/ Severim candan/ Kutsal her zaman/ Anne sevgisi/ Melektir yüzü/ Yastıktır dizi/ Unutmaz bizi/ Anne sevgisi/ Pilavda aşta/ Yaşar her yaşta/ Gelir en başta/ Anne sevgisi/ En yakın sırdaş/ En yakın yoldaş/ En kutsal arkadaş/ Anne sevgisi.” Diyor. Arif Nihat Asya, “Ana” şiirinde bir anneyi konuşturuyor: “Kolun kanadın ben oldum yavrum…/ Dilin dudağın ben oldum !/…/ Usanmadım, yorulmadım, çekinmedim…/ Gün oldu, kırdın/ İncinmedim:/ ilk oyuncağın/ Ben oldum yavrum/ Son oyuncağın ben oldum!”

Tahsin Saraç, “Ana Öğüdü” şiirinde çocuklara bir annenin dilinden şöyle sesleniyor:

            “Çiçekleri ezme yavrum

            Çiçek bir yüreğe benzer

            Çiçek ezen insan ezer.”

            Sözlerimizi şairimizin “hislerimize tercüman olan” bir çocuk şiiriyle bitirelim.

            “Anamız başımızda

            Her övün aşımızda

            Ananın emeği var

            Bütün her işimizde.

                        ***

            Gelin çiçek derelim

            Yollarına serelim

            Sevgi dolu türkülerle

            Annemize verelim.”

           

 

            Erhan Tığlı

 

 

 Resim